Bu sene her anlamda benim için dolu dolu geçti. Kendi adıma iyi diyebileceğim kitaplar okudum. Hayal kırıklığına uğratanlar da elbette ki oldu ama genel olarak okuduğum çoğu kitabı yüzümde bir tebessümle bitirdim diyebilirim. Ben de haliyle bu yıl içerisinde okuyup sürekli hakkında düşünmeden edemediğim, “en çok” sevdiğim kitaplar hakkında düşündüklerimi kendi kafamın içerisinde döndürmek yerine bunu yazıya dökmeye karar verdim.

Bir yazarın günlüklerini okumayı kendi adıma hep yararlı bulmuşumdur. Çünkü yazarın gerçek fikirlerini, hayat görüşünü veya hayattaki var olma çabasını alabildiğine duru bir şekilde böyle açığa vurduğunu düşünüyorum. Her ne kadar günlük yayınlamak konusunda kimi yazar ve kişilerin olumsuz görüşleri olsa da ben yine de bu türü okumak için can atan kesimden bir tanesiyim.
Yeniden Doğan kitabı da Susan Sontag’ın yayınlanan günlük serisinin ilk cildini oluşturuyor. Kendisinin ölümünden sonra oğlu David Rieff tarafından toplanan günlük ve defterlerinin bir derlemesi. Bana kalsa günlükleri hiç yayınlamaz yakardım diyen David Rieff’in bu kararı almasındaki baş etken aslında annesi Sontag’ın tüm mal varlığını UCLA Kütüphanesine bağışlaması olmuş. Günlüklerinin başkasının eline geçip yayınlamasından korkan Rieff, haliyle kendisinin günlükleri düzenleyip yayınlamasını daha uygun görmüş.
Peki ben bu kitabı neden beğendim sorusuna gelecek olursak, Yeniden Doğan yalnızca sığ bir günlük kitabından oluşmuyor. Sontag 14 yaşında başlıyor günlük yazmaya ve adım adım hayatının yapı taşı olabilecek olayları çok da detaya inmeden de olsa aktarıyor. O yaş diliminde yaşadığı olaylara nasıl tepki vermiş, canını neler sıkmış, neleri okuyup sevmiş ya da sevmemiş, aşk ve cinsellik hayatının inişli ve hezeyanlı yollarına bir bir şahit oluyoruz. Okudukça öğreniyor, öğrendikçe Sontag’ın hayatı gözümüzün önünde somutlaşıyor. Bazen anlaşılması güç karmaşık cümleler kuruyor, bazen de o kadar net ki sanki karşında kendini sana anlatıyormuş gibi bir sıcaklık hakim oluyor. 14 yaşından 30 yaşına kadar ilerleyen döngüsel değişimlerini okumak da bir okuyucu olarak insanı farklı bir yolculuğa sürüklüyor. En sevdiği ve kendi kişisel gelişimini tamamlayan yazarların Franz Kafka, Marcel Proust, Andre Gide ve Thomas Mann olması gibi ufak detaylar da kitapta öğrendiğime en mutlu olduğum bilgilerden birisi oldu.
*Diğer cildini 2024’te okuyacağım.

Nurdan Gürbilek hakkında ne yazsam az kalır ama bu hayatta onun eserlerinin bir kısmını okuma şansına erişmeseydim halim ne olurdu bilmiyorum. Sözleri hep değerli, sağlam ve ilham verici. Yer Değiştiren Gölge kitabını da bu seneye sakladım. Deneme Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Bilge Karasu hakkındaki eleştirilerinden oluşuyor. 4 yazarı birbirleriyle harmanlayarak okuyucuya karşılaştırmalı bir eleştiri zevki sunuyor. Özellikle Taşra Sıkıntısı okumaktan fazlasıyla memnun kaldığım ve üstünden tekrar tekrar geçtiğim bir bölüm oldu. Okuması zor bir denemeydi ama insan Gürbilek’in sert ve serin sularına kendisini koşulsuz bırakınca zamanla alışıyor ve bağımlısı oluyor.

En yakın arkadaşım Zeynep’in bana hediye etmesi sebebiyle okumaya başlamıştım. Daha önce ne yazar hakkında ne de bu kitabı hakkında bir bilgim vardı. Tam hayatın hızına bir türlü erişememe ve zamanı kontrol edememe gibi türlü sorunlar kafamı bulandırırken düşmüştü kucağıma. Yaşam koşuşturmacası ve yetersizliği altında ezilen ve sürekli bu konuyu düşünmekten yorulmuş insanlara net bir çıkış yolu sunmasa da farklı bir düşünce ve sakinlik aşılıyor bu kitap. Zamanın felsefe ve psikoloji eksenindeki kesişimini oldukça keskin bir şekilde okuyucuya sunuyor.

Sean O’Hagan ve Nick Cave’in pandemi dönemi içerisinde yaptıkları yaklaşık kırk saatlik sohbetin bir derlemesi. Söyleşinin odak noktasında Nick Cave’in oğlu Arthur’un ölümü yer alıyor. O’Hagan daha çok Cave’in Arthur’u kaybetmesinden sonraki hayatında ne gibi değişiklikler olduğunu araştırır; bu süreçteki yaratıcılığını, ilişkilerini, maneviyatını ve duygusal dünyasını inceler. Yani O’Hagan, geçmişin bir ucundan başlıyor ve şimdiye alıştıra alıştıra bir dalış yapıyor. Hiçbir soruyu geri çevirmeyen Nick, hem sanatçı hem insan olarak şu anda kim olduğuna dair fikir sahibi olmamıza kapı aralıyor. Keder ve travmanın aşk kadar yaygın bir his olduğunu sürekli vurgulaması da aslında ölüm kavramını kabullenişinin de açıklaması niteliğinde. Ağzından dökülen her cümle, hayata tutunmak için yaptığı her hamle keder ve ölüm acısı ile boğuşan insanlara belki de bir umut meşalesi olacak nitelikte.

Favori insanımın kaleminden çıkan yazıları okuyacağım için öncelikle çok heyecanlıydım. Kitabın Türkçe çevirisinin basımı tükendiği için bir türlü erişememek beni üzüyordu. Sonra bir gün erkek arkadaşımın hediyesi bir güneş gibi doğdu, elime ulaştığı gibi orijinal dilinde okumaya başladım. Müzik üzerine okuduğum en ilham verici ve sürükleyici kitap olduğunu baştan söylemek istiyorum. Bu benim Byrne’e olan hayranlığımdan da ziyade, tamamen kitabın beyin kıvrımlarını harekete geçiren etkisiyle alakalı tamamen. Öncelikle otobiyografi, anı ya da salt tarihi bir kategoride adlandırılacak bir kitap değil. Başlıca odak noktası müziğin hayatımızda nasıl işlevsellik gösterdiği, biz insanlar için müziğin amacı nedir sorusunu farklı perspektiflerden ele alması. Müziği sosyal ve doğal ortamında algılayış biçimimize değiniyor. Konu sadece müzik ve insan ilişkisiyle de sınırlı kalmıyor; müzik endüstrisinin 21. yüzyılda nasıl işlediğinden, müziğin perde arkasından bahsediyor ve yer yer kendi anılarına da göz kırparak anlatımı samimi ve esprili bir noktaya sürüklüyor. Müziğin bir sanat formu olarak sadece yaratıcının zihninin bir ürünü olmadığını, yaratım konusunda sosyakültürel, psikolojik, finansal ve teknolojik gibi bağlamların da etkili olduğunu savunuyor ve okuyucuyu bu yolda düşünmeye itiyor.

Yaptığım herhangi bir listede Ernaux olmasa asla rahat edemeyecekmişim gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. Çünkü her kitabı hayatımın en güzel noktasında yer etmeye aday nitelikte. Audrey Diwan’ın uyarladığı Kürtaj filmini kitabı okumadan önce izlemiştim, filmin bendeki etkisi kitaba oranla daha sertti ama kitapta Annie ile bağ kurduğum anlar ise daha değerliydi. Annie 80 sayfalık bu kitabında yalnızca kürtaj olmanın ahlaki getirilerini değil, toplumsal sistemin ucuz ikiyüzlülüğünden de dem vuruyor. Senelerdir süregelen toplumsal cinsiyet eşitsizliği, toplumsal güç dengesizliği ve kurumsal çürümüşlük gibi sorunları olabildiğince sert bir şekilde dile getiriyor. Bir kadın olarak verdiği mücadele ve cesaret, kümenin içinde kalan biz kadınlar için de sağlam bir ses olma özelliği taşıyor.

“For as long as I knew him, there was always a sketchbook on the go. It was unthinkable that there would not be – like the kettle on the boil, the chain on the bicycle, the shilling in the meter.” –Tilda Swinton
Tilda Swinton’ın giriş yazısıyla direkt yüzlerde tebessüm oluşturan bu kitap, Derek Jarman’ın kişisel tarihinin farklı bir yansıması. Tam olarak türü hakkında otobiyografi demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yetişkinliği boyunca biriktirdiklerinin bir araya getirilmiş hali diyebiliriz daha çok. Çoğunlukla çizimler, preslenmiş çiçekler, çeşitli filmlerinin senaryoları, notlar ve şiirleri arasında ilerleyen samimi bir yolculuk. Gözümü bir an olsun ayırmak istemedim.

Açıkçası yayımlanmadan önce 54 kez reddedilmesi bilgisi beni beni kendisine çekmiş ve kitabı bu sebeple satın almıştım. Fakat bir türlü okumaya cesaret edemiyordum, çünkü karşıma neler çıkacağından korkuyordum. Piyango bu seneye vurdu ve başladım okumaya. Kitap, dünyada kalan son insan olduğuna inanan Kate adındaki ana karakterimizin iç konuşmalarından oluşuyor. Kate sürekli bir arayış içinde dünyayı dolaşırken bu esnada onun arkadaşları, sanat eserleri, müzikler, yazarlar ve filozoflar hakkındaki görüşlerini okuyoruz. Bir oradan bir buraya atlayan iç konuşmaları, hayat hakkındaki sancıları ve çeşitli sanat ve felsefe gibi konularda kafa yorması derken büyük bir kalabalığın içindeymiş ve her şey zihninizde allak bullak olmuş gibi hissediyoruz. Bu kalabalık hal kimi okuyucuyu yorabilir ama açıkçası ben bu kitapta her şeyin her yerde olmasını sevdim diyebilirim. Dağınıklık kendi içerisinde kendisini bir süre sonra toparlıyor gibiydi ve Kate’in esas derdine kulak vermeye çalışmak da kitabı gözümde mükemmel kıldı.

Marie Howe bir söyleşisinde şöyle diyor: “Şiir, hayatta olduğumuzun ve öleceğimizi bildiğimizin bilgisini taşır. Hayatta olmanın en gizemli yanı bu olabilir ve şiir bunu bilir.”
Okurken ağlamamanın mümkün olmadığı bir şiir kitabı. Howe, AIDS’ten ölen erkek kardeşiyle bu şiirleri aracılığıyla konuşuyor; ölümü anlamlandırmaya çalışırken yas sürecinin zorluklarına, ölümün bize öğrettiklerine değiniyor. Çocukluğunda yaşadığı istismarı, artık hayatta var olmayan arkadaşlarının onda bıraktıklarını, keder ve günlük yaşamın ufak detayları üzerine tekrar ve tekrar düşünüyor. Şiirleri bir bıçak kadar keskin ve kayıp yaşayan herkesin bir noktada bağ kurmasını sağlayacak sessiz bir çığlık.

Maya Deren bu uzun soluklu metninde, yirminci yüzyılda sanat ve film çağının sorunlarını dile getiriyor. Hem kendi filmlerinin içsel özerkliğine dayanarak sinema sektörünü gerçekçilik imgesi altında aktarıyor, hem de filmlerini bu kümeden ayırarak bir film yapımcısı sıfatıyla sır perdelerini aralayıp kapsamlı bir eleştiri yazısı ortaya sunuyor. Her sayfası değerli ve bir çırpıda okunacak türde değil. Bu sene içerisinde okuduğum en güzel beyin jimnastiği yaptıran metin olarak baş köşemde.

Genellikle ana dili İngilizce olmayan şiirleri okurken ve oy verirken çekiniyorum. Çünkü önümüze çevrilmiş bir basım geliyor ve çevirinin ne kadar doğru ya da hisli olduğu konusunda kafa karışıklığım oluyor. Bu sebeple şiirleri olabildiğince kendi dilinde okumaya özen gösteriyorum. Ama Tsvetaeva için bu mümkün olmadı elbette fakat yine de söyleyebilirim ki benim için bu senenin benzersiz bir keşfi oldu.
1909’dan 1938’e kadar kronolojik bir sıra ile yazılmış şiirleri var önümüzde. Savaş, yoksulluk, sürgün, aşk, şehvet, arkadaşlık ilişkileri gibi konuları çiğlikten ve gereksiz dramalardan uzak yerinde metaforlarıyla aktarıyor. Bu seçilmiş şiirlerini Tsvetaeva’nın şiirleri ve kendisini tanımanın en ideal yollarından birisi olarak görüyorum. Alabildiğine ağır, karanlık ve sorgulayıcı. Günler geçse bile bir şekilde kimi şiirleri kafa yokluyor ve hayatınızı ele geçiriyor gibi.

Birisine duyduğumuz ilgi kafamızı uzun süre allak bullak eder ve ne söyleyeceğimizi tam bilemeyiz ama var olan bütün duyguları o ufak kıvılcım esnasında hisseder, dilimiz birbirine dolanır fakat kendi zihnimizde o kişiye olan sevgimizi ya da varsa kırgınlıklarımızı konuşmaya devam ederiz ya, bu kitap o ufak kıvılcımın alevlenmiş halini bölümlere ayırarak önümüze sunuyor sanki. İçimizde susturduğumuz veya da kendi kendimize konuştuğumuz duyguları dürüstçe tek tek irdeliyor. Çeşitli yazarların eserleriyle (Çoğunlukla Genç Werther’in Acıları) aşk kavramını bağdaştırarak anlamı genişletiyor. Aşkı farklı evrelere ayırıp tek bir perspektife oturtuyor ve aşkın yarattığı acıları, hüzünleri, mutluluk ve sevinçleri bir arada eritiyor. Esasında ilk başta Barthes’ın sesini duymakta zorlandım ama sonunda duyduğumda da asla kendisini bırakmak istemedim. Aşk kavramının nasıl hem yüce hem de ona göre anlamsız olabileceğini anlamamıza neden oluyor. Aşk arzusunun en keyifli (bazen acı verici) ve düşündürücü yolculuğuydu.

Eveet, bu yılımın favori yazarına geldi sıra. Öncelikle kendisinin eserlerini çok darmadağın okudum, asla bir kronolojik sırayla gitmedim. Bazen Bahar da internette indirimde görünce son anda sepetime eklediğim bir kitabıydı. O zaman çok da ümitli ve heyecanlı değildim kendisi karşı, ama nereden bilebilirdim ki hayatımın bu kadar merkezine oturacağını ve dur durak bilmeden herkese Melisa Kesmez’i önereceğimi… Bazen Bahar kendisinin okuduğum ilk kitabı, haliyle bende yeri farklı. Bende yerinin farklı olma sebebi sadece okuduğum ilk kitabı olmasından kaynaklanmıyor, bambaşka güzellikte ve yoğunlukta öykülerinin olduğu, hayatın en içinden seslenen bir eser bu! Beni geçmişimle acı da olsa yüzleştiren, zihnimi tazeleyen, bitirdiğimde ise duygu yoğunluğundan hıçkıra hıçkıra ağlamama vesile olan biricik öykü kitabı. Kitaptaki bütün öyküleri birbirinden uzak olsa da aslında hepsinin derdi aynı; hatıraların yakıcılığı. Her defasında da kendimi evimdeymişim gibi hissetmekten alıkoyamadığım bir yazar. Bu yılımın en iyisi.

Sappho’nun şiir parçalarından oluşan bu muhteşem derleme, beni kendisine her satırında hayran bıraktırmayı ve hayal gücümün sınırlarını korkusuzca yıkıp geçmeyi başardı. Binlerce yıl önce yazılmış bu kelimeler bütününün günümüze kadar ulaşması, bunların toparlanıp yayınlanması ustalık ve tamamen emek gerektiren bir iş. Bu yüzden canım Anne Carson’ın çevirisi en güzel tebrikleri hak ediyor diyebilirim. Eski bir yazı ancak bu kadar ustalıkla okuyucuya aktarılıp insanı aşk sarhoşu yapabilirdi çünkü. Yine de Sappho’dan geriye kalan kelimeler o kadar büyüleyici ve etki tesiri yüksek ki şiirlerinin hepsine ulaşılamamış olması okurken üzüldüğüm noktalardan bir tanesi oldu.
Anne Carson’ın kayıp parçaların yerini parantez kullanarak gösterme yöntemi ise, eserde bir tür süreklilik ve bağlantı oluşturarak neyin bütünleştirici olacağına dair bir köprü görevi görüyor. Tamamına erişilememiş şiirlerinin arasındaki boşluklar bile bir süre sonra okuyucu olarak tahmin edilebilir (ya da okuyucunun kendi şiir dünyasına göre doldurulabilir) bir noktaya evriliyor, çünkü Sappho’nun peri masalından fırlamış anlatısı çok kısa sürede sizi avucunun içine alıyor.

