Merhaba, günlüğüme hoş geldiniz, merhaba. Her ay yaptıklarımın özetini sizlere sunacağım. Şimdiden okuyanlara teşekkürler. Ciao!
NE OKUDUM? KÖŞESİ
Açıkçası kitap okuma hızımı geri kazanmaya çalıştığım bir dönemin içindeyim uzun zamandır. Umarım bu sene dolu dolu geçer. Evet, bu ay okuduğum kitaplar geçelim.

SAHTE BELGELER – VALERIA LUISELLI
“Sadece cümlenin anlamını başka bir dile aktarmak yeterli değildir. Anadili imha etmek için kelimelerin kalbine ulaşmak ve oraya farklı bir müzik eklemek gerekir.”
Valeria benim henüz tanışmadığım ablam gibi. Kaleminin bu kadar sıcak oluşu ve okuyucuyu anında sarıp sarmalaması bana sıcak bir aile hissiyatı veriyor. Bu yüzden yazdığı her şeye önyargısız bakıyorum. Hiçbir şekilde beni üzmüyor. Sahte belgeler kitabı da beni asla üzmedi. Aralık ayının sonlarında başlamıştım aslında fakat bir şekilde ocak ayının ilk haftalarına sarktığı için şimdi listede yerini aldı.
İlk sayfalarında bir seyahat kitabı okuyormuş gibi hissettirip mekanları kavramsal bir düzlemde irdeleyerek zihnin ötesinde kelime-mekan-felsefe üçgeninde bir seyahat günlüğü oluşturuyor. Yeri geliyor saudade kelimesini çeşitli anlam boyutlarında irdeliyor yeri geliyor nehirleri anlatıyor. Adeta yürüyüş yaparken gördüğümüz nesne ve kişilerle kafamızın içinde kurduğumuz senaryoların sağlam bir sağlaması gibi. Unutulmuş, yerinden edilmiş, yok sayılmış yerler ve kelimeler arasında ucu bucağı olmayan bir gezinti. Çok sevdim, sayesinde birçok yer keşfettim. Bana her defasında google açtırmasını bayılıyorum. 5/5.

SÜRÜKLEYEN ZAMAN – ALEXANDER KLUGE & GERHARD RICHTER
Alexander Kluge’nin düşünce seline kapılmayı çok seviyorum ama bu kitabı maalesef o kadar da sevemedim. Kitaptaki sayfaların bir kısmı Gerhard Richter’in çektiği 39 fotoğraftan oluşuyor. Hepsi de karla kaplı görseller. Kitabın içerisinde fotoğraflara ek 39 adet öykü bulunuyor. Ve bir şekilde öyküler 1 Aralık’tan 31 Aralık’a kadar süren bir takvim düzeneğinde yazılmış. Daha çok İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme atıfta bulunan öyküler yer alıyor. Bu yüzden kelimeler ve öyküler hissettirdikleri açısından oldukça soğuk. Gerhard Richter’in eşlik ettiği fotoğrafları da bunu destekler nitelikte. 3/5.
2666 – ROBERTO BOLANO
Bu ayın başında başladım. Bolano okumayı çok seviyorum ve bu kitap da girişiyle bile beni etkisi altına aldı diyebilirim. Henüz bitmedi (ve yakın zamanda bitecek gibi de durmuyor) ama inat ettim bitecek.
NE İZLEDİM? KÖŞESİ
Bu ay bir sürü film izlemişim. Çoğunlukla kısa metraj ağırlıklı ama ben uzunlardan söz etmek istedim.
LA DIEU SATURNE – JEAN CHARLES FITOUSSI
Laurent, ormanın derinliklerinde yaşayan dik başlı babasını ziyarete gider. Babasının ise aklındaki tek şey dünyanın sefaletinden kaçmak için yaşayan altı çocuğundan kurtulma isteğidir. Film, varoluş ve yokluk sınırlarını tanrı alegorisi ile şekillendiriyor. Anlatım tekniğiyle de Straub/Huillet’e selam vermekten de geri durmuyor. 3/5.

GLADIATOR II – RIDLEY SCOTT
Öyle bir film ki Pedro Pascal bile güzelleştirememiş. Paul Mescal’in oynarken vermek istediği o intikam ateşiyle yanıp tutuşan ruhunu film boyunca hissettim, ama sadece bu kadar. Başka hiçbir artısı yok. Oysaki senaryosu gerçekten sağlam ve devam filminin yapılmasına büyük olanak sağlayan bir film olmasına rağmen zayıftı. Gladyatör savaşlarıyla dalga geçer gibi o zamanın ruhunu yansıtmayan (su içinde savaşma? ve suyun içinde köpekbalığı olması detayı?) gibi saçma ve uç, “yaratıcılık”tan yoksun fikirler boca edilmişti. Evet yeni bir şeyler denenmek istemiş ama ilk film her şeyiyle ikincisinden kat kat iyi. Sırf Pedro ve Paul için 2/5.

EXPEDITION CONTENT – ERNST KAREL/ VERONIKA KUSUMARYATI
Etnografya ve sömürgeleştirme politikalarının irdelendiği bir inceleme film. Görüntü bakımından Derek Jarman’ın Blue’suna benzer bir işleyiş hakim. Nasıl ki Derek, mavi rengini ekranı yansıtır ve bizler sadece onun cümlelerini duyarız ve ekranda mavi renk dışında akan hiçbir görüntü yoktur, işte Expedition Content’te de siyah bir ekrana bakarak aynı deneyimi yaşıyoruz. Sadece bir ses arşivinden çok kuvvetli bir deneyim niteliğinde. 3.5/5.

A REAL PAIN – JESSE EISENBERG
Kieran Culkin is becoming Roman Roy again ya. Jesse resmen Succession dizisindeki Roman karakteri unutulmasın ve bir şekilde yine o seyir zevkini yaşayalım diye bir film yapmış gibi hissettim. Ya da Kieran Culkin aslında gerçekte adeta bir Roman Roy olabilir, bilemiyorum.
Film, yakın zamanda vefat eden büyükannelerinin Polonya’daki evini ziyaret etmeye giden iki kuzen arasındaki sürtüşmeli, eğlenceli ve yer yer duygusal olan Holokost turunda yaşadıkları anıları aktarıyor. Benji karakteri daha çok eğlenceli, rahatsız edici ve umursamaz tavırlarıyla bilinen birisi olsa da bir şekilde herkesin sempati duyduğu bir karakter iken, David ise daha çok içine kapanık, sürekli aile özlemini içinde taşıyan, kuzeninin rezilliklerinden utanan bir karakter. Film boyunca iki zıt insanın love&hate ilişkisine dahil oluyoruz ve zamanla dostluk/kardeşlik ve ailevi bağlarının kuvvetlenme serüvenini izliyoruz. 3/5.

QUEER – LUCA GUADAGNINO
William Burroughs’nun romanından uyarlama olan film, 40’lı yaşlarında uyuşturucu bağımlısı William Lee ve oldukça mütevazi, nazik bir adam olan Eugene Allerton’la olan arasındaki aşk ilişkisini aktarmaktadır. Sexual tension’ını buram buram hissettiğimiz ve bunu gerçekleştirme konusunda oldukça başarılı bir film olmasının yanında fazlasıyla yavaş akan bir filmdi. Buna rağmen finali aceleye gelmiş gibi hissettirdi. Soundtrack’ine +1 yıldız. 3/5.

DIG! – ONDI TIMONER
Yine müzik belgeseli yine ben. Bu hayatta en çok sevdiğim şeydir herhalde. Alternatif rock grubu olan The Brian Jonestown Massacre ve The Dandy Warhols arasındaki rekabeti ve dostluğu ele alıyor. Oldukça eğlenceli ve karmaşa doluydu benim için. 3.5/5.

NOSFERATU – ROBERT EGGERS
Lily Rose Depp karşısında bir dakikalık saygı duruşu. Hemen! Kızımızın babasından nefret etsek de kendisi bu filmde döktürmüş. Orijinal senaryonun evet üzerine bir şey konulmamış ama farklı atmosfer, farklı oyuncular ve farklı hissiyatlar… bunlar benim için oldukça değerli ve etkileyiciydi. Nosferatu’nun kara bir lanet olduğunu ışık oyunlarıyla iliklerime kadar hissettirdi. 3.5/5.

CUNK ON LIFE – AL CAMPBELL
Cunk on Earth’ten bildiğimiz Philomena Cunk (Diane Morgan) bizi bu sefer hayatın yapı taşına, hatta atomlarına kadar indiriyor ve yine hicivlerden hiciv beğeniyor. Din’in ortaya çıkış bölümünü ve The Beatles göndermesi yaptığı sahnelerde bağırarak güldüm. Ve açık konuşmak gerekirse Cunk on Earth’ten daha çok sevdim. Bunun sebebi dizi formatında değil de film formatında olması yüksek ihtimal. Vermek istediği şakalı mesajları ve atmosferi hız kesmeden izliyoruz ve hop! 1 saatlik süre bitmiş oluyor bile. Bıkmadan izleyeceğim tek mockumentary serisi olabilir. 4/5.

THE VANISHING – GEORGE SLUIZER
Tatilde olan Rex ve Saskia adında iki genç aşık çiftin hayatı Saskia’nın kaçırılmasından sonra değişir. Kadının kaçırılmasının ardından Rex, Saskia’yı kaçıran katil tarafından mektup almaya başlar ve kartlar yeniden dağıtılır. Kaçıran kişiyi filmde biliyoruz, kurbanı da tanıyoruz ama ona ne olduğunu tam kestiremiyoruz. Film tamamen bundan ibaret. Gerilimi yüksek diye düşünüp hayal kırıklığına uğradığım bir film oldu. Yeteri kadar gerilmedim. Katil karakterin sosyopatlığı iyiydi diyebilirim ancak. 2.5/5.

NIGHTCRAWLER – DON GILROY
Letterboxd’da takipleştiğim insanların yarısından fazlasının izlediği ama benim nedendir bilinmez izlemeyi ertelediğim bir filmdi Nightcrawler, sonunda izledim. Ve film boyunca neden bu zamana kadar ertelediğimi düşünmeden edemedim.
Esasında film günümüzdeki medya sektörünü eleştiren bir gerilim filmi. Geçimini ufak işlerle sağlayan ve kendine has bir yaşam süren Louis Bloom karakterine odaklanıyor. Hırsızlık yapmayı ve insanları manipüle etmeyi seven Bloom, bir an hırsızlık işinin ona yetmediğini fark ediyor ve farklı iş kollarına doğru kendini bir arayışa sürüklüyor. Görüşmeye gittiği her yerden red yedikten sonra bir gece tesadüfen denk geldiği bir kazada gazetecilik yapan adama imreniyor ve bu işe merak salıyor. Kendi kendine aldığı ucuz el kamerası ve polisleri dinlediği telsiziyle adeta gece baykuşuna dönüşüyor. Çektiklerini kanala satarak zamanla büyük bir gelir kapısı elde eden Bloom, insanın içindeki hırsın ne gibi korkunç sonuçlara sebebiyet vereceğini gözler önüne seriyor. Haber yapıp para kazanmak ve itibar görmek uğruna polislerden bile önce gittiği suç mahallindeki suçluları polise ihbar etmek yerine bildirmiyor, üstüne üstlük çeşitli oyunlara kalkışıp kendi yarattığı kaosu belgelemekten büyük bir zevk alıyor. Bu zevki başka insanların da tatmasını istiyor. Özellikle çektiği iyi görüntüleri kanala pazarlarken insanların yüzlerindeki ifadelere odaklanıp o yıkıcı hazdan çılgına dönüyor ve hırslandıkça hırslanıyor. Çünkü aslında Bloom’un istediği tek şey başkalarından alacağı onaylanma ihtiyacının getirdiği o uçsuz bucaksız zevk dürtüsü. Jake Gyllenhall gerçekten sosyopat, narsist, takıntılı bir karakter tiplemesine ancak bu kadar yakışabilirdi diye düşünüyorum. Yer yer Louis karakterinin suç alanında video çekerken arkada çalan tekinsiz müziklerin bana Twin Peaks havası verdiğini de söylemeden geçemeyeceğim. 4/5.

NE GÖRDÜM KÖŞESİ?
Ocak ayının başında ODTÜ’nün Kış Sahnesi şenliğinde erkek arkadaşımın grubu PALATE sahne aldı. Uzun uzun anlatmama gerek yok Spotify’dan açın ve kendinizi melodinin kucağına bırakın.

Eskişehir OMM’da sergilenen Creatures of Comfort sergisine gittim. Çağdaş fantastik tasarımlar önceden ilgimi çekmiyordu ama şu an fazlasıyla merak salmış durumdayım. Bu sergi de beni epey doyurdu. Sadeliğin içindeki karmaşanın farklı tezahürlerini görmek büyüleyiciydi. Kesinlikle ziyaret etmelisiniz!
Aşağıya sergiden birkaç tane (sürprizi kaçmaması adına) fotoğraf ekliyorum:






