ŞUBAT UÇUP GİTTİ

Merhaba, şubat ayı raporu ile karşınızdayım. Genel itibariyle bu ay sinefil yanımı beslediğim bir ay oldu diyebilirim. 

NE OKUDUM? KÖŞESİ

Bu ay film izlemekten kitap okumaya gereken özveriyi veremedim ama bu durum beni çok da üzmüyor. Her şeyin bir zamanı var ve her şeye yetişemem mottosunu hayatımın en baş köşesine yerleştirdiğim için ne okusam kârdır diye düşünerek hareket ediyorum.

CATCHING THE BIG FISH: MEDITATION, CONSCIOUSNESS, AND CREATIVITYDAVID LYNCH
Çılgın deha David Lynch’in bu kitabını uzun zamandır okumak istiyordum. Şimdiye kısmet oldu. Bir yerlerden pdf’ini bulmamın bu ay okumamda etkisi büyük olabilir ancak daha çok ölüm haberinden sonra onu anmak ve zihnini besleyen o eşsizliğe doğru yola koyulmak istediğim için de okumaya başladım.

Lynch transandantal meditasyon ile nasıl tanıştığını ve o tanık oluşun hayatının geri kalanını nasıl etkilediğini kitabın ilk sayfalarında oldukça sade ve net bir şekilde bizlere aktarıyor. Meditasyon hakkında daha fazla bilgi öğrenmek isteyenler için eşdeğer bir kitap demek doğru olmaz. Açıkçası daha çok Lynch’in meditasyondan ne anladığı yönünde ilerleyen bir kitap.

Meditasyonun Lynch’in hayatındaki yeri zamanla öyle genişliyor ki bu ürettiği her esere yansıyor ve ona göre bu durumu vazgeçilmez bir boyuta sürüklüyor. Bilinç etkisini kuvvetli bulduğunu ve insanların meditasyon yoluyla yaratıcılıklarını besleyebileceğini savunuyor. Örneğin Blue Velvet filmine güzel bir son yazamadığı için kaygılanırken rüyasında gördüğü bir şey onu öyle tetikliyor ki birden işini gücünü bırakıp o finali yazma isteğiyle doluyor.

Kitabın orta sayfalarından itibaren Lynch resime olan ilgisini ve film projelerinden bahsediyor. Bu kısımlar Lynch’in sıkı hayranları için sıkıcı gelebilir çünkü “neredeyse” herkes tarafından bilinen bilgiler fakat yine de kendi ağzından onu okumak her şekilde muhteşem bir deneyim. Meditasyona ilgisi olmayan bana bile zevkle ve ilgiyle okuttu, sonsuza kadar bizimle yaşayacağına bir kez daha tüm kalbimle emin oldum. 5/5.

BLUETSMAGGIE NELSON

Maggie Nelson okumak yaz yağmurunda yapılan kısa yürüyüşler gibi bir hissi anımsatıyor bana. Kelimelerini, hikayesini ve mücadelesini okurken seni de kendi derdine ortak ediyor hep.

Mavi rengi de özünde depresyonu ve üzüntüyü çağrıştırmaktadır. Maggie Nelson da Mavibent kitabında mavi renginin anlamıyla kendi yaşamını bağdaştırıyor. Salt mavi rengine olan tutkusunu değil; renkle beraber aşkı, sevgiyi, acıyı, yitip giden arkadaşlıkları, kadınlara olan arzusunu, yaşamı ve ölümü şiirsel bir dille mavinin yansımasında adeta eritiyor. Sayfalarda yer yer çeşitli yönetmen ve yazar göndermeleri yapması da mutluluktan kendimi kaybetmeme neden oldu diyebilirim. Anlatılmaz yaşanır denilebilecek mavinin kucağında bir yolculuk. 5/5.


NE İZLEDİM? KÖŞESİ

INSIDE JOB (TV SERİSİ) 


Netfllix’in bize kazandırdığı ama aynı zamanda her güzel şeye karşı bir antipatisi olduğu için erkenden vizyondan kaldırdığı güzeller güzeli kara komedi. 

Gravity Falls ve Regular Show gibi ünlü animasyon dizilerinin yapımcısı olan Shion Takeuchi tarafından yaratılan dizi, dünyayı gizli bir şekilde yöneten Gölge Kurul olarak adlandırılan Cognito Inc. şirketinde geçiyor. İçerisinde gizli tarikatların ve birbirinden tuhaf canlıların bulunduğu şirket, devletin arka planında yaşanan olayları düzeltmeye çalışmakla kalmıyor kendi çıkarlarına alet etmeye çalışıyor. Böyle deyince aşırı ciddi gibi gözükse de asla değil. Dizi derin devlet anlayışı, yapay zekanın etkileri, günümüzde kalıplaşmış politik yargıları ve komplo teorilerini öyle güzel alaya alıyor ki başladığımla bitirdiğim bir oldu diyebilirim. Bu kadar underrated olmasına aşırı üzülüyorum. O yüzden bir koşu gidip izleyin ve devamı gelmesi için Netflix’i darlayın. 4/5.

UTE AURAND – INDIA

Ute Aurand’ın gözünün gördüğü her şeye tanık olmak beni her zaman koşulsuz doyuruyor. Aurand, Hindistan’a yaptığı bu yolculuk filminde gözlemci kamerasıyla belgesel filminden ziyade neredeyse her filminde yaptığı gibi kişisel bakış açısını ön plana alıyor. Sabit bir anlatı ya da kısa açıklamalar yerine Hindistan’ın gündelik yaşamını, doğasını ve insanlarını güçlü bir görsel şiirsellikle aktarıyor. Birebir Hindistan görüntülerinden çok Aurand, kendi perspektifiyle kurguladığı bir yolculuğu bizlere sunuyor. 4/5. 

BLEU – MARC HURTADO & ERIC HURTADO

Bu filme dair söyleyebileceğim tek şey ucu bucağı olmayan bir rüya deneyimi olur ancak. Rüyalarım bir filme dönüşse yalnızca bunun kadar soyut ama çarpıcı olurdu yüksek ihtimalle. 4/5 . 

DINNER IN AMERICA – ADAM REHMEIER

Tuhaf ve rahatsız ediciler kalıbına uyan o müthiş ikili… Film, toplumdan dışlanmış ve türlü sebeplerden kendisini izole etmiş iki genç çiftin yollarının birbirleriyle kesişmesini ele alıyor. Simon anarşik ruhlu bir punk rock şarkıcısı iken Patty ise çekingen, sosyalleşmekte güçlük yaşayan ve ailesi tarafından baskılanan ama kendi içinde oldukça yaratıcı olan genç bir kızdır. Simon ailesinin zenginliğini reddedip hayatını kendi kazanma yolunda gerçekleştirdiği çeşitli suçlar nedeniyle polislerin aranan yüzü haline gelir. Bir gün polislerden kaçarken Patty’nin evine sığınır ve aralarındaki etkileyici serüven böylelikle başlar. Konu olarak basit gözükse de feel good movie kategorisinde bence yer alması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca filmin sonlarına doğru ortaya çıkacak bir şarkıya çok dikkat edin bağımlısı olabilirsiniz. 3/5

AS ABOVE, SO BELOW – LARRY CLARK

Larry Clark bu filminde deneysel sinemanın etkileyici yönünü kullanarak izleyicileri bilinçlendirmeyi hedefliyor. Bunu yaparken de yumuşak bir anlatı düzleminde ilerlemiyor. 70’lerin sol hareketleriyle beraber gerçekleşen devrimci mücadelelere ve devlet şiddetine odaklanıyor. Politik bir filmden öte politik bir bildirge niteliğinde bir yapım. 3.5/5 

THE ILLIAC PASSION- GREGORY J. MARKOPOULOS

Mit üstadı Gregory… Ne zamandır filmlerini izlemek istiyordum ama bir türlü izleyecek yer bulamadığım için üzülüyor ve merakımdan kendimi yerlere atıyordum. Nihayet o fırsat elime bir şekilde geçti ve The Illiac Passion, Gammelion, Swain adlı filmlerini izledim.

The Illiac Passion, belirgin bir olay örgüsünden çok imaj ve imajların kinetik enerjisine odaklanıyor. Ritim ve ışığı görüntülerle bir araya getirip filmi bu eksende oluşturuyor. Eski Yunan mitlerinden esinlenerek Prometheus’un hikayesini odak noktası yapıyor. Prometheus’un ilahi otoriteye meydan okuma şekli Gregory’nin öznel bir anlatım diliyle açığa çıkıyor. Görsel kompozisyon seyrinin hat safhada olduğu bu film, Orpheus odaklı ölüm ve yeniden dünyaya gelme temalarını da imgelerin gücüyle aktarıyor. 3/5  

GAMMELION – GREGORY J. MARKOPOULOS

Gammelion’da ise Yunanistan’daki Meteora manastırlarındaki manastır yaşamını deneysel bir şekilde aktarıyor. Anlatımdan ziyade daha çok görsel duyulara hitap eden bu film mitoloji ve şiirin birleşimiyle kendi sinema dilini oluşturuyor. 3/5 

SWAIN – GREGORY J. MARKOPOULOS

Nathaniel Hawthorne’un Fanshawe adlı eserinden ilham alınan Swain, heteronormativeyi reddeden bir karakterin rüya evrenine odaklanıyor. Beyaz elbiseli bir kadının harabe bir manzarada ortaya çıkması ve ana karakterimizin bir şekilde bu kadın tarafından takip edilmesi merak duygusunu perçinleyip hayal ile gerçekliği bulanıklaştırıyor. Toplumun baskıladığı cinsiyet rollerini reddetmeyi bu yolla seçen Gregory, imgelerin büyüsü ve imajların keskin dokusuyla bireysel kabulleniş öyküsü sunuyor. 3/5 

MATT AND MARA – KAZIK RADWANSKI

Film, yaratıcı yazarlık dersleri veren akademisyen Mara ile en az onun kadar başarılı bir yazar olan Matt ile arasındaki dostlukla beraber gelişen gizli aşk kesişmesine odaklanıyor. Mara kendi eşinin hobilerine karşı tutkusuz ve heyecansız olduğunu fark ettikten sonra en az kendisi kadar uyumlu, ortak paydada buluştuğu arkadaşı Matt ile eşinden daha çok vakit geçirmeye başlar. Bu durum zaten eşine karşı olan mesafesini iyice artırır. Matt’e gittikçe bağlanan Mara ise en sonunda ona aşık olur ve ikisi de birbirini yasak bir ilişki sarmalında bulur. Fakat bu Matt ile Mara arasındaki aşk öyle sanıldığı gibi çiğ değil, eşiyle olan mesafesi de keskin değil. İlişkilerdeki karmaşık mesafeleşmeyi kavga ve gürültüyle değil de daha yavaş ve daha planlı bir şekilde işlemektedir. Mara’nın hayatında olduğu kişiye artık ilgi duymama, onun tutkusuna ortaklık edememe ve onun ortamında kendini yabancı hissedip izole olma hissi bana biraz Dünya’nın En Kötü İnsanı filmini anımsattı fakat bu onun yanında daha soft kalıyor. 3/5 

TO LIVE AND DIE IN L.A. – WILLIAM FRIEDKIN

Film, Richard adındaki takıntılı bir ajanın sahte para basan Eric adındaki suçluyu yakalama serüvenini anlatıyor. Baş karakterimiz öyle korkunç takıntılı bir polis ki adalet yerini bulsun diye değil sadece Eric’e olan intikamını almak için türlü şekillere giriyor, kuralları çiğniyor ve meslektaşının uyarılarını bile dikkate almadan kendini tehlikenin kucağına atıyor. Gittikçe güç zehirlenmesinin kurbanı oluyor. Özellikle filmde aklımdan çıkmayan sekans arabadaki kötü adamlarla yaşanan kovalama sahnesi olabilir. O sahnede bir an olsun enerji düşmüyor ve izleyiciye sonsuz güzellikte bir seyir zevki sunuyor. Hatta bir an GTA oyununun içindeymişçesine bir heyecanla izledim. Bunda müthiş güzel bir müzik kullanımının da etkisi elbette çok büyük. 3/5 

NEW SHORES – JEROME HILER

Jerome Hiler, deneysel sinemanın maddesel ve meditatif etkisini aynı potada eriterek New Shores filminde yarım saat boyunca  şiirsel bir dans ediyor. Uzun bir süre boyunca biriktirdiği görüntüleri tek bir noktada birleştirerek görünenin ötesinde bir çeşitli ışık oyunlarıyla içsel kaygısını dışarı vuruyor. Anlama değil duygularını meditasyonvari bir etkiyle hissettirmeye çalışıyor. 3/5

IN THE STONE HOUSE – JEROME HILER

Hiler’ın hem partneri hem de işbirlikçisi olan Nathaniel Dorsky ile birlikte 1960’lar dönemini yansıttıkları film, iki insanın gördükleri üzerine müthiş bir deneyim sunuyor. Kameraya yansıyan her nesne ve her ışık huzmesi farklı bir portal açarak his aktarımını iki katına çıkarıyor. Dış mekan ve evin içsel huzuru ve aynı zamanda aşkın bir yankısı niteliğinde. 4/5.

HOURS FOR JEROME – NATHANIEL DORSKY

Jerome Hiler ile birlikte anılarını büyülü bir kozmosun içinde aktardığı mükemmel bir saf görsellik ürünü. Tıpkı Hiler gibi Dorsky de ışığın varlığını kullanarak duygusal bir ritim elde etmeye çalışıyor. Hiler’a göre pratik bir yansımadan çok Dorsky sineması daha şiirsel bir düzlemde akıyor. Sinemanın şiir halinin anıların içine hapsolmuş nostaljik bir imajlar bütünü. 4/5.

THE MALADY OF DEATH – JEFFREY SKOLLER

Bu film, Marguerite Duras’nın aynı adlı kısa romanından esinlenerek oluşturulmuş bir deneme-filmdir. Duras’nın metni genel itibariyle bir erkeğin belli bir ücret karşılığında bir kadınla kaldığı otel odasında yaşanan anların soğuk ve tekinsiz yanını ortaya koymaktadır. Romanın temel dinamikleri kadın ve erkek arasındaki gerilim, aşkın imkansızlığı, haz ve ölüm arasındaki gerginlik, beden ve ruh temalarıdır. 

Jeffrey Skoller da bu filmde kitabı okurken hissedilen o soğuk ve tekinsiz havanın birebir etkisini görselleştirerek yansıtmaya çalışıyor. Diyalog ya da anlatım bütünlüğü yerine yoğun ses kullanımıyla beraber bütün dengeleri muazzam bir ustalıkla bozuyor. Melankolik havayı sadece görüntü ve ses etkisiyle üst seviyeye taşıyor. Kimi insanlar için rahatsız edici ama kimi insanlar için de yıkıcı bir sessizliğin dışavurumu olabilecek nitelikte. 4/5. 

IN ORDER NOT TO BE HERE – DEBORAH STRATMAN

Deborah Stratman, banliyö yaşamının tekinsiz ve boğucu dünyasını, hem görsel hem de işitsel öğeler ile beraber oluşturuyor. Bu öğeler insanlar ve polis arasındaki gerilimin şiddetini artırıyor. Bir nevi deneysel anlamda bir distopya filmi yaratıyor. Toplumun görmezden geldiği ya da gittikçe yabancılaştığı bu karmaşanın bir tür eleştirisi niteliğinde. 4/5.

THE MAMMALS OF VICTORIA – STAN BRAKHAGE

Stan Brakhage’ın yeri bende apayrı çünkü deneysel sinemaya olan merakımı perçinleyen yegane yönetmenlerden bir tanesi. Genellikle filmlerinde algı ve his öğelerine dikkat çekiyor. Görsel-müzik bağlamında ise bazen müziği filmin dışında bırakarak izleyicinin görünen imgelerin ardında neler hissedebileceğine odaklanıyor. Bu da izleyicinin görsel zekasına farklı bir boyut kazandırıyor. Her defasında sinema sanatına olan radikal tutumu, görme ve anlama biçimlerimizi sorgulaması en güzel takdirleri hak ediyor.

Bu filminde de Kanada’nın Victoria şehrindeki yaşam formlarına odaklanıyor. Bölgeye dair somut bir anlatı yerine dolaylı ve soyut yoldan bir belgeselvari deneyim sunuyor. Doğa ve insan arasındaki algıların derinliğine doğru yol alıyor. 4.5/5.

HERE AND ELSEWHERE – JEAN LUC GODARD & ANNE MARIE MIEVILLE & JEAN PIERRE GORIN

Godard’ın 60’lardaki politik sinema anlayışının evrilip sinema medyumu ile beraber siyasi ideolojilerin bir arada olduğu derinlemesine sorgulama sürecinin parçası olan bu film, esasında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün mücadelesini kanıtlamak amacıyla oluşturulmuştur. Ancak Filistin direnişine ek sinema ve politikanın bir arada olduğu medyatik bir özeleştiri sunar. Klasik bir belgesel anlatısından oldukça uzak ve soğuktur. Devrimci sinemanın sorunlarını sakınmadan masaya yatırır. 4/5. 

Bir de ne diyorduk? Nehirden denize özgür Filistin.

COMPANION – DREW HANCOCK

Bir markette “tesadüf” eseri karşılaşan Iris ve Josh ilk görüşte birbirine aşık olur. Ardından film, Josh ve Iris’in Kat, Eli, Patrick ve Sergey adındaki arkadaşlarıyla beraber göl kenarında geçirdikleri birkaç günü anlatır. Her şey normal ve tekdüze ilerlerken Sergey’in Iris’e yaptığı saldırı sonucu olaylar değişir ve bir dizi intikam serüvenine dönüşür.

Yapay zekanın hayatın her alanına sirayet etmiş olması kimilerimiz için tehlike kimilerimiz için istediği her şeyi gerçekleştirebilme arzusu sebebiyle kolaylık sağlamaktadır. Ana karakterimiz için de yapay zeka tam da bu kontrol mekanizmasını kendisine yöneltme noktasında kolaylık taşır. Filmde yapay zeka, insan ilişkilerinde açıkta kalmış bazı anları doldurmak için bir nevi kaçış unsuru olarak görülmektedir. Teknoloji ve insan ilişkilerinin sınırları aşılırsa neler olabileceğini gözler önüne serer. Bu sınır bireylerdeki oto kontrol mekanizmasını alaşağı ederken; insani bütün duyguların dip noktasının nereye evrileceğinin merakını yansıtır. İlişkilerdeki yüzeysellik ve yapay zeka ile kurulan bağlılık gerçek ilişkileri nasıl etkiler sorusunun bir dizi cevabını taşır. Bir de tabii ki Sophie Thatcher’ın taze ve muazzam oyunculuğuna kalp kalp. 3/5.

Yorum bırakın