MART UÇUP GİTTİ

Selam! Bu ay hepimiz için korkunç geçti. Kafayı kaldırdığımız her noktada bir karanlık görmek ve bunu aydınlığa taşımaya çalışmak hepimizi yoruyor, yordu ve yoracak. Gündem böyleyken ve tüm bu kötülüklerin içinde debelenirken bir şeyler izlemek ve okumak büyük zorluktu. İzlediklerim ve okuduklarım (çoğunlukla) 19 Mart’tan önce. Sonrası zaten ne kadar odaklanılabilirse öyle gerçekleşti. Sevgiyle ve direnişle. İyi okumalar.


NE OKUDUM? KÖŞESİ

Bu ay yalnızca Melisa Kesmez okumuşum. O da 9 Mart’ta bitti. Ondan sonraki süreçte bir çizgi romana başladım ama onu bile bitirememişim. Çünkü edebiyata dair hiçbir şey tüketecek mentalde değildim herkes gibi. Koca ayı yalnızca Melisa Kesmez ile kapatmak da bir yandan romantik geliyor çünkü kendisi en sevdiğim kadın yazarlardan. 

ÇİÇEKLENMELER – MELİSA KESMEZ

Geçen sene kendisinin podcast’ini dinlediğimde uzun bir süre yazmaya ara verdiğini söylemişti. Hatta ufukta yeni bir kitabı da yoktu. Kısa kısa hikayeler yazmasının kendisini şu anlık daha konforlu hissettirdiğinden bahsetmişti. Roman yazmayı düşünmediğine de değinmişti. Fakat bu ay içerisinde yeni kitap haberini almak -özellikle- bir novella ile karşımıza çıkması kendi adıma büyük bir mutluluktu. 

Çiçeklenmeler kitabı da yine aynı Melisa Kesmez. Çizgisini seneler boyunca bozmaması ve her defasında duyguları bu kadar içten verebilmesine aklım şaşıyor. Verdiği duygular da her eserinde eşit değil katlanarak artıyor sanki ve içimizdeki duygu seli taşkınlığını durduramıyoruz. Bunun en önemli sebebi kurguladığı karakterler, geçtiği yollar, gördüğü nesneler, anlattığı olaylar ve daha nicesi a’dan z’ye herkesin paydaşlık bulabileceği türden. Bir nevi her şeyiyle “bizden” olması.

Geçmişe duyduğumuz özlem ve anıların içimizde yarattığı tahribat Türkan’ın hikayesiyle ses buluyor. Kitap esasında Türkan karakterinin eşini kaybettikten sonra ondan arta kalan en büyük hatırası karavanıyla beraber kendi içsel yolculuğuna çıkmasını ele alıyor. Hayatın insana yüklediği çeşitli sorumlulukların ötesinde büyümenin ve değişmenin çetrefilli zorluğuyla yüzleşiyor Türkan. Bu kendini bulma yolculuğunda ölümü kabullenmenin ağırlığını da sırtında taşıyor. Ölümle beraber zaman içerisinde yok olmak yerine gün geçtikçe küçük bir tohumdan koca bir çiçeğe evriliyor. Bu da aslında insan olmanın kırılganlığına bir veda ve hayata yeniden gözlerini açmanın ince bir sızısı. 5/5.


NE İZLEDİM? KÖŞESİ

ADOLESCENCE (TV SERİSİ)

Netflix’in mini dizisi olan Adolescence, 13 yaşındaki Jamie Miller’ın Katie adındaki sınıf arkadaşını öldürmekle suçlanmasını ele alıyor. Dizinin ilk bölümünde sabahın köründe zırhlı polis memurları eve dalıyor ve aile üyelerine emirler yağdırarak Jamie’yi gözaltına alıyor. Bu durumda Jamie bu işi asla yapmadığını polislere ve özellikle babasına inandırmaya çalışıyor. Aslında tüm dizinin arka planında Jamie ve babası arasındaki toksik bağ yatıyor. Dizi bunu kör göze parmak şeklinde değil de daha çok ince çizgilerle izleyiciye hissettirmeye çalışıyor. Jamie, polis sorgusunda yanına annesini değil babasını istiyor. Hatta bu durum annesi tarafından yadırganıyor. Psikolog ile olan görüşmesinde de Jamie, soruların sürekli babasıyla ilgili bir noktaya evrilmesine şiddetle sinirleniyor ve asla babasına laf söyletmiyor. Psikologu babasının annesiyle olan ilişkisini sorduğunda bazen babasının annesine bağırdığını, sinirlendiğini ama asla annesine şiddet uygulamadığını söylüyor. Bunu söylerken de annesinin hissettiklerinden çok babasının ruhsal durumlarını daha ciddiye aldığı gözlemleniyor. Bu durum da Jamie’nin babasını annesinden daha üst seviyeye koyduğu bir gerçek. Haliyle Jamie’nin kadınlara olan bakış açısı aile dinamiklerine de sirayet ediyor diyebiliriz.

Hikaye bir yandan suç ve adalet arasındaki sisteme göz kırparken bir yandan gençler arasındaki şiddet, incel kültürü ve sosyal medyanın insanlar ve özellikle gençler üzerindeki korkunç etkisini irdeliyor. Son zamanlarda yayılan incellerin bir çığ gibi büyümesinin büyük bir tehlike arz ettiğini dizi yoluyla, her bir olayı tek tek çözümleyerek göstermek nereden bakarsak bakalım muazzam.

Dizinin iyi yanı sadece günümüze ışık tutması değil çekim tekniği de bunda büyük bir önem arz ediyor. Bölümlerin kendi içerisinde tek bir plan üzerinde çekilmesi (özellikle psikolog sorgusu bölümü) izleyicinin var olan durumdan etkilenme olasılığını bir üst seviyeye taşıyor. Çaresizlik, endişe, üzüntü, sinir ve en önemlisi de korku unsuru dakikalar ilerledikçe artıyor. Sadece sıradan bir izleyici olarak değil o ana şahit olan bir gözlemci koltuğunda olan biteni anlamaya çalışıyoruz. 4/5. 

MAURICE PIALAT – JANINE

Maurice Pialat’nın 1962 yılında kariyerinin başında çektiği bu kısa film onu ve sinema dilini tanımak için önemlidir. Pialat, insan ilişkilerinin çalkantılı havasını ve duygusal karmaşıklığını kendi özgün anlatısıyla açığa vurur.


Film, bir erkeğin Janine isimli bir kadına yönelik takıntısı ve ona olan duygusal bağına odaklanır. Geleneksel ve yüzeysel bir hikaye anlatısından ziyade Pialat, filmdeki karakterlerin iç dünyalarını kişisel bir bakışla sunar. Karakterlere yöneltilen içsel perspektif izleyici olarak insanları ikili ilişkiler konusunda düşünmeye yöneltir. Filmin durgun havasının altında rahatsız edici hisler de beraberinde gelir. 3/5

LEILA AND THE WOLVES – HENRI SROUR

Film, Leila adındaki bir kadının Lübnan’daki sosyal ve siyasal çalkalanmalar arasında yaşadığı yaşam mücadelesini aktarmaktadır. Leila’nın kişisel hikayesinden ziyade kimlik, varoluş, özgürlük konuları üzerinden kadınların direnişi anlatılmaktadır.


Lübnan’ın tarihsel ve sosyal alanda kadınlara sergiledikleri tutumu göstermeye çalışan Henri Srour, aynı zamanda direniş kanallarını da bunun içine katarak çok katmanlı bir keşif süreci sunmaktadır. Leila’nın geçmişi ile yüzleşirken bir yandan da kendi içindeki gücü keşfederek direniş ruhunu derinlemesine benimsemesini duygusal bir noktada hissettirir. Savaşın ve toplumsal ayaklanmaların ne gibi sonuçlar doğuracağını ve kadınların bu yolda hangi zorlukların üstesinden geldiğini aktarırken, bu dönüşüm ve değişim unsurundaki toplumsal travmalar ile kadınların travmaları birleşir ve film farklı bir akışta ilerler. Savaşın, işgalin ve baskı unsurunun getirdiği travmatik etkiler Leila’nın kişisel hikayesinde bütünleşir.


Aynı zamanda filmin anlatım yönünün kuvveti bir yana görsel anlatımı da takdire şayan. Kadınların tarihsel sahnede yaşadıkları, baskıcı toplum ve kültürel kimlikler çeşitli metafor ve sembolizm unsurlarıyla tekrar hissettirilir. Bu film yalnızca tarihsel faktörleriyle değil toplumsal cinsiyet üzerine derin bir düşünce yolculuğu da sunmaktadır. 4/5

GLISTENING THRILLS – JODIE MACK

Jodie Mack’in sineması genellikle el yapımı estetik ile yanılsamaları birleştirerek ışık ve renklerin değişkenliğiyle görsel bir hipnotik deneyim sunmaktadır. Bu filmde de diğer filmlerinde olduğu gibi geleneksel anlatıdan ziyade malzeme ve hareket ön plandadır. Bir nesnenin ya da bir dokunun soyut hikayesi onların devinimiyle doğrudan ilintilidir. Bu devinimi de stop-motion tekniğiyle gerçekleştirmektedir. Işığın yüzeyde kırılması ve müziğin bu kırılmayla beraber senkronize olması akışın bir parçasıdır. Adeta bir nesnenin içsel yolculuğunun keşfediyor gibi bir hisle başbaşa kalırız. Fakat hissettirdikleri sadece bununla sınırlıdır. Diğer filmleri ile kıyasladığımda duyusal anlamdaki etkisi bu filmde daha zayıf kalmaktadır. 2.5/5

WORDS OF MERCURY – JEROME HILER

Hiler, sinemanın erken dönem estetiğini kullanarak ışık ve renkleri soyut bir düzlemde bir araya getirip görsel bir kompozisyon oluşturur. Tıpkı Stan Brakhage gibi ışık, doğa ve soyut imgeler arasındaki birlikteliği keşfeden Hiler, tüm bunları aynı potada eriterek doğanın sürekli değişen dokuları üzerinde ışık ve gölgenin hareketiyle bir rüya sekansı sunmaktadır. 3.5/5

THE GREAT ART OF KNOWING – DAVID GATTEN

Bu film yalnızca bir film değil adeta görsel bir meditasyon örneği. Gatten, 18. yüzyıldaki doğa bilimcisi William Byrd II’nin arşivleri ve ansiklopedik yazılarından yola çıkarak görsel etki gücü yüksek bir film oluşturuyor. Bu filmi etkili kılan şey yalnızca görsel kuvveti değil aynı zamanda geçmişin tozlu rafları arasında dolaşırken insanın dünyayı anlama ve hatırlama çabası üzerinde kurduğu bir köprü olmasından kaynaklanıyor. Her dipnot, her alıntı, her metin ve her görsel aslında geçmiş ile şu an arasında mistik bir bağ özelliği taşıyor. Film özünde bilgi yansıması gibi gözükse de bilme ve hatırlama unsurunu sevgiyle bağdaştırarak metin ve görüntünün birlikteliğiyle içsel bir mektup sunuyor. 3.5/5

WAKING LIFE – RICHARD LINKLATER

Bu film özünde bir dizi karşılaşma ve konuşmalar bütünü olarak gözükebilir. Hatta ilk başta TED ed benzeri bir aydınlatma soslu bir film olarak gelebilir. Ama sonra bu konuşmaların içeriği ve hissettirdiği duygular birbiriyle kenetlenerek öyle güzel bir noktaya geliyor ki bir an insan kendisini filmin içinde baş karakterimizin bir arkadaşı gibi hissediyor. Rüyanın tam ortasında uyanmışsın, her şey gerçek gibi ama aslında hala rüyada olduğunun farkındaymışsın gibi tuhaf bir sersemlikle ilerliyor bütün film. Linklater, sinemanın ve diyalogların sınırlarını felsefe, varoluş ve bilincin en sert kıvrımlarına doğru taşıyor. Tıpkı zihnin sürekli kendini güncellemesi gibi karakterin monologları ve rüyasındaki insanlar ile yaptığı diyaloglar kendi içerisinde şekil değiştiriyor, büyüyor, küçülüyor. 

Filmin esas gücü aslında sohbetlerin içeriği gibi gözükse de uygulanan animasyon tekniği de insanı içine çeken türden. Bazı sahneler çok durağan iken bazı sahneler o kadar birbirine geçiyor ki insanda baş dönmesiyle karışık bir zihin bulanması yaşatıyor. Dakikalar ilerledikçe ne rüyadan uyanmayı istiyoruz ne de onu anlamlandırıyoruz. Filmin sonuna doğru karakterle beraber rüyaya teslim oluyoruz. 4.5/5. 

A SCANNER DARKLY – RICHARD LINKLATER

Film Philip K. Dick’in aynı adlı romanından uyarlama olmasına rağmen film boyunca Linklater’ın kendine özgü havasını sürekli hissediyoruz. Tıpkı Waking Life filminde kullandığı animasyon tekniğini Linklater burada da kullanıyor. Bu sefer çizgiler daha keskin, karanlık ve daha rahatsız edici bir noktada ilerliyor. 

Filmde Keanu Reeves’in canlandırdığı karakterimiz Bob Arctor bir yandan azılı bir uyuşturucu satıcısı diğer yandan devlet için çalışan bir muhbir rolünde. Arctor uyuşturucu tacirlerini yakalamak için gönderildiği bu görevde aslında en büyük suçlunun kendisi olduğunu keşfediyor ve kendisini kendisinden korumaya çalışıyor. Yavaş yavaş polislerin yüklediği bu kötü insan misyonuna kapılan Arctor, onlardan kendisini korumak için kişilik ve kimlik arasında boğulmalar yaşıyor. Bu durum filmdeki kurgusal bir düğümden ziyade modern hayatta insanın kendine yabancılaşmasına dair yöneltilen sağlam bir metafor. Özellikle filmde peşine düşülen “Substance D” adlı uyuşturucunun kullanan insanda iki beyin lobunu birbirinden ayırdığına dair bir bilginin olması filmin esas bütünlüğünü sağlıyor. Film gitgide “Ben kimim” sorusunu bile sormanın imkansızlaştığı çıkmazlar bütününe doğru yol alıyor. 4/5. 

Yorum bırakın