NİSAN UÇUP GİTTİ


Üzerimdeki hem mental hem de fiziki yorgunluğu atmak için filmlere sıkı sıkıya sığındığım bir ay oldu. Bunun yanında birkaç kitap okumayı da ihmal etmedim tabii ki. İyi okumalar ve sevgiler!


NE OKUDUM? KÖŞESİ

Reading slump’a girdiğimde elim hemen grafik romanlara gidiyor. Rosalie Blum serisini de uzun zamandır okumak istiyordum. İlk cildini elde edince hemen okumaya başladım. 

ROSALIE BLUM 

1. BİR DEJAVU HİSSİ – CAMILLE JOURDY

Vincent 30 yaşında annesiyle ilişkisi sallantıda olan ve hayatta tam olarak ne yapmak istediğine karar verememiş sıradan bir adamdır. Babasından kalma bir kuaför salonunu işletmektedir. Bir gün market alışverişi esnasında Rosalie adında bir kadınla karşılaşır. Kadına karşı duyduğu eski bir tanıdıklık hissi onun peşini bırakmaz. Bu basit ve bir anlamı olmayan karşılaşma Vincent’ın hayatını farklı bir heyecana sürükler. Kendini hastalıklı bir sapkınlığın pençesine kaptırır.

Camille’in üçlemedeki bu ilk kitabı adından da anlaşılacağı üzere gerçekten de bir deja vu hissi yaşatır. Kitabın ana hattı “bunu daha önce görmüş müydüm?” anlatısından çok daha derin bir his barındırır. Karakterler klişe olmayacak kadar tanıdıktır. Özellikle baş karakterimiz Vincent’ın hayatındaki o durağanlık, tekrar eden günleri, düşünceleri; defalarca geçtiği sokaklar, sessizce izlediği insan figürleri… Aslında birey olarak hissettiklerimizin başka bir şeklidir.

Camille’in çizimleri de kendini an’a kaptırma hissini destekleyici niteliktedir. Çizgilerdeki soluk pastel tonları bir rüyanın bize seslenişi gibi gözükür. Resimlerle birlikte Vincent’ın hikayesi yine ve yeniden canlılık kazanır. 5/5

*En yakın zamanda diğer iki kitabı da alıp okuyacağım. Tadı damağımda kaldı.

PASAJLAR – ANN QUIN

Ann Quin’in pasajları bilinçaltının karanlık kıvrımlarında kendini saklamış bir rüyanın tasviri gibidir. Kitap, işkencede öldürüldüğünü düşündüğü kardeşini arayan kadının kendi kimliğini bulma sürecini işler. Metin boyunca her bir pasaj şehrin dar sokaklarında, otel koridorlarında anlatanın zihninde dolaşan iç hesaplaşma yankısıyla iç içe geçer. Metin bizi bir düzene davet etmez, adeta dengesizliğin baş temsilcisidir. Bu dengesizlik ilginç bir şekilde bir bütünlülük oluşturur ve okuyanın içindeki hisleri uykudan uyandırır. 4/5.

*Anna Kavan okumayı seven kesinlikle bunu da sever.

Dipnot: Harun Farocki çok sevdiğim bir dahi yönetmen. Onun İmajlarla Düşünmek adlı kitabını hala okumaya devam ediyorum. Bir çırpıda okunup üzerine konuşulacak bir kitap değil benim için, adeta ders niteliğinde. Bu yüzden sindire sindire ilerlemeye özen gösteriyorum. Aynı zamanda okuduklarımı pekiştirmek adına youtube’dan Harun Farocki içerikleri tüketiyorum. Serdar Kökçeoğlu ve Deniz Tortum’un Ankara’da gerçekleştirdikleri Harun Farocki Retrospektifi‘nde yaptıkları konuşma ve Esen Kunt’un Farocki’yi a’dan z’ye incelediği videolar hayatıma eşlikçi oldu bu esnada.


NE İZLEDİM? KÖŞESİ

HE STANDS IN A DESERT COUNTING THE SECONDS OF HIS LIFE – JONAS MEKAS

Bir çölde durup hayatın saniyelerini sayan adam… Ne güzel bir film ismi dedim kendi kendime. Ardından durup düşündüm, bizler hayatın saniyelerini dahi sayacak kadar varlığımızı değerli kılıyor muyuz yoksa hayatın yanından öylece geçip gidiyor muyuz diye. Cevap bulamadım.

Sevgili Mekas’ın bu filmi, belgeselden ziyade klasik anlatı sinemasının kalıplarını bilinçli şekilde reddererek bunun yerine zaman, mekan, hafıza ve gündelik hayatın küçük anları üzerine kurulu deneysel bir film olarak kendini gösterir. Her biri iki dakikadan yarım saate kadar süren kısa eskizler bütünüdür. Yaşamın en bilinmedik kıyısından çekip alınmış bir şiir, bir yaşam belleğidir. İzleyiciye alışagelmiş sabit bir hikaye sunmaz, zihnimizde geçmişte kalmış anların sağlamasını yapmada bir süzgeç görevi görür.

Film dakikalar ilerledikçe Mekas’a ait bütün anıları bir bir irdeler. New York’ta bir yangın karesi, parkta yükselen kahkahalar, çocuk sesleri, muhtemelen artık var olmayan sanatçı dostlarının silik silüetleri; yaşama dair ne varsa anların senfonisi olarak gözümüzün ve kulağımızın bir köşesinden birer birer geçip gider. Bu fragmanlar bir anlatıya perde aralamaz, çünkü hayat bir anlatıdan çok hissel bir hesaplaşmadır da aynı zamanda. Günlerin gidişine kahrolmayı değil, onların farkındalığını öğütler. Yalnızca boşluğun içinde kendi tutunma öyküsünü değil, hepimizi anlatır. O boşluk ve sessizliği kendi gözünün gördüğü ufak anlarla doldurmaya çalışır. Bu yüzden bu film bir film olmaktan çok zaman defteri niteliğindedir. Gerçeği değil, gerçeğin hissettirdiklerini muhafaza eder. Zamanın büsbütün dışında değilsindir, zamanın özü artık sen olmuşsundur. 5/5.

THE GIRL WITH THE NEEDLE – MAGNUS VON HORN

Bazen bir film kendi meselesini anlatmakla kalmaz; yaşanılan her şeyi teker teker içine işler. Konuşmak istersin konuşamazsın, yazmak istersin yazamazsın, yalnızca filmin yavaş yavaş içine hapsoluşunu beklersin. The Girl With the Needle da tam olarak bu hissi karşılıyor. Çığlığın somut bir gösterisi niteliğinde.

Film, 1920’lerin Danimarkası’nda geçen gerçek bir suç hikayesinden esinlenir. İstenmeyen bir bebeğin doğumunu bekleyen Karla ve onun sessizliğine ses olan ve kendi içerisinde korkunç sırlar barındıran Dagmar arasındaki hikayeye odaklanır. Dagmar karakteri filmde destekleyici kadın figür olmasının yanında bütün şiddetin esas sorumlusudur. Magnus Von Horn bu durumda izleyiciyi neyin doğru ya da neyin yanlış olduğu konusunda çeşitli sorgulamalara itmektedir. Yaratılan bu ikilem kadın karakterlerinin kurban ya da suçlu atfedilmesine karşı bir eleştiri niteliğindedir. İyi ve kötüyü her kadının kendi perspektifinden algılamasına geniş bir alan açar. Tekilliğin değil çoğunluğun sesini yansıtmaya özen gösterir. 

Film yalnızca olay örgüsüyle insanı kendine çekmekle kalmaz, görsel atmosferinin yarattığı soğuk ama aynı zamanda tanıdık olan o his ile izleyiciyi tekrar tekrar vicdanını dinlemeye iter. Film boyunca insanların birbirleriyle olan sohbeti çoğunlukla minimum düzeydedir. Sessizlik filmin en temel yapı taşıdır diyebiliriz belki de. Magnus Von Horn bu anlatısında sessizliği bir nevi kadınların haykırışlarının bastırıldığını simgelemek için kullanır. Her sessizlik aslında bir acıya çanak tutar ve esas anlatmak istediği mesele diyalogların ötesinde kalandır. Koskoca şehir adeta travmanın, suskunluğun, patriyarkanın karşılıksız yankısıdır. Şehir kadınların acılarından bir çember oluşturur ve her birini çemberin içindeki döngünün karanlığına hapseder. Bunun içinde sevgi, renk, ses hiçbir şey yoktur. Film yalnızca anlatılanı sunmaktan ziyade dile getirilmeyen her yaşanmışlığa ağrılı bir perde aralar. 3.5/5. 

GHOST IN SHELL – MAMORU OSHİİ

Teknolojiyle var olan bireyin organik bir ruhu olabilir mi? Sibernetik bir bedenin yalnızlık ağıtı olan bu film, kimlik ve varoluşun insan-sonrası gelecekte ne anlama geldiğine dair felsefi ve bir o kadar da politik bir sorgulama içerir. Bireyin hem kendisiyle hem de sistemle olan bağını irdeler. Bir bilimkurgu animasyonundan çok beden ve ruh arasındaki çatışmalar bütünüdür. Kenar mahallelerin her bir köşesi ruhunu kaybetmiş, mekanikleşmiştir. Şehirdeki ruhsuzluk varlığın unutuluşuna hizmet eder. Görünen her nesne makinelerle birleşmiş, sistem içerisinde kendini yitirmiş, monotonlaşmıştır. Kamera şehirde gezerken adeta zaman durur. Artık filmi izleyen değil o sokakların herhangi bir hayaleti oluruz. 4/5. 

HOLLAND – MIMI CAVE

Mimi Cave’in Fresh’ten sonra ikinci uzun metrajı olan Holland, öğretmen ve ev hanımı olan Nancy Vandergroot’un kocasının onu aldattığından şüphelenmesi sonucunda, mükemmel olan hayatını altüst ederek kasabanın sakin yüzeyinin altındaki sırları ortaya çıkarmasını ele alıyor. Filmin ilk başlarında takıntılı ve kötü olanın Nancy olduğunu bize düşündüren yönetmen ters köşe yaparak aslında iyi ve kötü tanımlarını baştan yazıyor. Her karakter kendi sırlarının kurbanı oluyor. Olay aldatma ekseninden çıkıp tamamen farklı bir noktaya evriliyor. Kasabanın her bir köşesi evlilik, sadakat ve paranoyadan besleniyor. Film sadece korku paranoyasını beslemek dışında bir ilerleme sergilemiyor. Her şey alabildiğine süslü ve üstü kapalı bir şekilde ilerliyor. Pastel renklerle bezeli ve kötülüğün ulaşmasının imkanı olmayan bu sıradan kasaba, aslında kötülüğe yataklık yapıyor. 2.5/5.

A WOLF HOUSE – CRISTÓBAL LEÓN & JOAQIN COCIÑA

Cristóbal León ve Joaqin Cocina’nın elinden çıkan bu ürkütücü stop-motion filmi, çocukluk masallarının kabusa dönüşmesini ele alır. Film, Şili’de Colina Dignidad adındaki faşist tarikat yerleşkesinin bir birey üzerindeki etkilerini masalsı bir evrende aktarır. Bunu bir belgesel niteliğinde öğreterek değil, gerçekliği animasyonun içine yedirerek hissettirir. Bu travmatik öğeler duvarda, çeşitli figürlerde ve sürekli değişen ve yeniden yaratılan evin, odanın ve ana karakterimiz Maria’nın her bir uzvuna ustalıkla işlenir. Silinip defalarca yaratılan bu her yeni nesne ve kişiler travmayı defalarca gün yüzüne çıkarır. Genç kızın dışarıdaki kötülükten kaçmak için sığındığı bu ev zamanla kendi kabusu olur. Travmalar evin içinde başka şekillerde büyür ve başkalaşır. 

Filmdeki en ilgi çekici kısım materyal kullanımı olabilir. Çoğunlukla kilden oluşturulan her nesne, film ilerledikçe neredeyse bir canlıymış gibi hareket eder. Erir, büyür, küçülür, bütün olur ve kaybolur. Ev somut bir figür değildir, her zerresiyle yeniden can bulur. Filmdeki esas meselenin Maria’nın kendi korkusu mu, geçmişten gelen bastırılmış bir travması mı yoksa politik bir kaygı mı olduğu asla çözülmez. Yaşanılan her şey bütün cevaplarıyla ev ile birlikte yok olur. 3.5/5.

LENZ OF SPINOZA – JUN KUROSAWA

Lenz of Spinoza, düşünmeyi görselleştirmenin en güzel örneklerinden birisi. Kurosawa, Baruch Spinoza’nın panteist evren anlayışını alıyor Georg Büchner’in “Lenz” metni ile beraber harmanlıyor. Sadece izlemeyi değil aynı zamanda sorgulamayı bulanık ve çarpık bir düzen içerisinde yeniden oluşturuyor. Film boyunca tekrar eden su damlaları ya da ışık oyunları tamamen epistemolojik anlamda bir arayışı temsil ediyor. Kurosawa’nın kamerası bir balık akvaryumunun içinden evrene bakıyor ve onun dünya ile bütünleştiğine işaret ediyor. Spinoza’nın “Tanrı doğadır” fikri, bu filmde bir balığın gözüyle varoluşun çıplak sesine bürünüyor. 3.5/5.

IN HEAVEN – JUN KUROSAWA

Jun Kurosawa bu filminde cennet fikrinin perdesini aralıyor. Ona ulaşmanın türlü yollarını ilk başta beyaz bir zemin üzerinde, daha sonra beyazlığın ardındaki görüntülerde deniyor. Film cennetin birebir gerçekliğini yansıtmıyor, onun hayal kırıklığını gözler önüne seriyor. Bir karakterin varlığı filmde sürüp gidiyor ama ona ne dokunabiliyoruz ne de varlığını o kadar çok hissediyoruz. Karakter var olmak ve yok olmak arasında çırpınıyor. Tam olarak neyi ve hangi cenneti aradığını bilmiyor. En sonunda yerde gördüğü kırık bir aynada kendini tanıyamıyor ve film ilk sahneye geri dönüyor. Ayna burada cennet tasvirinin yerle bir edilişine dair bir simge görevi görüyor. 2.5/5.

OPUS – MARK ANTHONY GREEN

Opus, 30 yıl önce gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Alfred Moretti isimli efsanevi pop yıldızının çöldeki malikanesine gazeteci Ariel Ecton’ın davet edilmesini konu alıyor. Malikane ilk başlarda oldukça steril ve büyüleyici gözükse de zamanla karanlık bir ritüelin parçası oluyor. Malikanede hayranları ve “çalışanları” tarafından neredeyse Tanrı rolünde olan Alfred Moretti, popülerliğin getirdiği delirmenin başka bir halini yaşıyor. 

Film şöhret ve medyanın insanlar üzerindeki manipülasyonunu irdeleme adı altında oluşsa da aslında vaat ettiği hiçbir şeyi izleyiciye vermiyor. Baş karakterimiz Ariel her ne kadar baş karakter olsa da hiçbir şeyde olayın merkezinde değil de dışında bir gözlemci rolünde takılıyor. Zaten bu durum da filmin son sahnesinde iyice kendini belli ediyor. Açıkçası yer yer filmde gerildiğim noktalar oldu ama bu da bir elin beş parmağını geçmeyecek düzeyde. Ne Midsommar ne de Hereditary kadar korku ve gerilimin hat safhada olduğu bir film, ne de Blink Twice gibi – ki o da oyunculukların iyi olduğu bir filmdi fakat ana fikrin filmin ortalarına doğru etkisini yitirmesine rağmen yine de Opus’tan daha oturaklıydı – bir kült eleştirisi. Mark hem ondan hem bundan göstereyim derken ortaya sadece soru işareti bırakan anlamsız bir film çıkarıyor. Kamera açıları, atmosfer ve ışık oyunları her ne kadar izleyiciyi etkisi altına alsa da işin özü tamamen havada kalıyor ve yeni bir şey ortaya sunmuyor. 1.5/5.

ORPHEUS (OUTTAKES) – MARY HELENA CLARK

Adını Yunan mitolojisinin Orpheus’undan alan bu film esasında Jean Cocteau’nün 1950 tarihli Orpheus filminden görüntülerle başlar. Tam anlamıyla mitolojik bir anlatım değil bir meta-sinema ürünüdür. Mary Helena Clark hikayenin ana merkezindeki olayları aktarmaya kalkmaz, daha çok onun ruhunu ve yarattığı boşlukların görsel izlerini gösterir. Jean Cocteau’nün filmi bir bütün olarak dururken Clark, o bütünün içindeki eksik kalan anları kendi duygusallığında somutlama görevi üstlenir. 2/5. 

EARS, NOSE AND THROAT – KEVIN JEROME EVERSON

Film esasında derli toplu bir şey anlatmıyor, hatırlatıyor. Konu politika olduğunda insan beyninin unutmaya meyilli olduğu kimi durumları tek tek kanıtlama ve duyurma çabasına girmiyor, seni duymaya zorluyor. Hatırlamayı şefkatle değil zorla ve iğneleyerek gösteriyor. Bir kulak, burun ve boğaz kliniğinde başlayan bu film, muayene edilenin kadının ses telleri değil de Amerika’nın vicdanı oluyor. Senelerce süren ve hala sürmeye devam eden ırkçılığın gölgesinde bu ses rahatsızlığı aslında travmanın somutlaşmış bir nesnesi, sadece bir araç. Yönetmen sessizliği direnişin bir parçası olarak sunuyor. 3/5.  

MICKEY 17 – BONG JOON HO

Film, ölümle pazarlık yapan ve her öldüğünde de bir yenisi dünyaya gelen Mickey adlı karakterin yaşam ve ölüm arasında kendini yitirme öyküsüne odaklanıyor. Böyle deyince her şey çok ilginç ve güzel ilerliyormuş gibi geliyor ama, hayır. Dünyaya yeni gelen her Mickey zamanla diğerinden daha da sıkıcılaşıyor ve silik bir noktaya evriliyor. Bir noktadan sonra kim kimdi çözmeyi bırakıyor ve bir an önce filmin bitmesi için dakika sayarken buluyorsunuz kendinizi. Çünkü genelde Bong Joon Ho’nun filmlerinde kapitalizm hicvi, sınıfsal ayrımlara yapılan ince dokunuş ve insanlara dair keskin gözlemler hüküm sürer. Fakat bu film vermek istediği mesajı tam toparlayamamış ve ortaya böyle gülünç bir şey çıkmış gibi. Teknolojinin insan hayatındaki bu denli korkunç etkisi mi eleştiriliyor yoksa bu bir distopyanın basit bir işlenişi mi tam anlaşılmıyor. 

Robert Pattinson film boyunca elinden gelen bütün oyunculuğu sergiliyor. Ana karakter olmasının da elbette bunda payı büyük ama filmin yitip giden heyecanını yalnızca o kurtarıyor. Hatta dakikalar ilerledikçe Robert’ın şahane oyunculuğu bile fayda etmiyor. Film boyunca sorulan “Ben kimim?”, “Kopyalanmak ne anlama geliyor?” gibi sorular filmde cevabını tam bulamıyor ve basit bir felsefi sorgulamadan ötesine gitmiyor. 2.5/5. 

FLYING IMAGES – NAKAMURA MASANOBU

Film, sürekli uçuşan ve havada süzülen kadın figürünün çeşitli ruh hallerini yansıttığı hipnotik etki seviyesinin yüksek olduğu görüntülerden oluşuyor. Ardı arkası kesilmeyen imgelerin arasında çeşitli orman görüntüleri de kadın bedeninin keşfini orman keşfiyle ilgili bir benzerlik kuruyor. En sonunda her iki görüntü de hiçliğin ortasında kayboluyor. 3/5.

L’INTERDIT II – YURI MURAOKA

Stop-motion tekniği kullanarak yaratılan bu film, tam olarak bilinç yırtığının somutlaştırılmış bir bütünü. Film dediğimiz şey bazen görüntü değil bir kadının zihninde yankılanan “yasakların” ta kendisi de olabilir. Böylelikle Muraoka’nın kamerası dış dünyaya değil kadının iç dünyasına çevrilmiş vaziyettedir. Kadrajda var olan beden bir kimliğe değil bir travmaya aittir. Film yaşanılanı hatırlatmaya çalışmaz, hatırlayamama halini sembolize eder. Kadının kendi bedenine dair yaşadığı sıkışmışlığın itirafı, sözcüklerle değil görüntünün keskin hatlarıyla öne sürülür. 3/5. 

“NİSAN UÇUP GİTTİ” için bir cevap

Yorum bırakın