MAYIS UÇUP GİTTİ

Merhaba, bu ay uzun zaman sonra hem sosyalleşip hem okuyup hem de kendimi filmlere kaptırdığım bir ay oldu. Umarım siz de okurken keyif alırsınız!

NE OKUDUM? KÖŞESİ

Bu ay yine kendime uzun bir okuma listesi yapıp sadece 2 kitap okuduğum bir dönemdi. Hem festival yoğunluğundan, hem güncel dertlerimden, hem de sinefil damarımın aşırı kabarışından dolayı yeteri kadar okuma listeme sadık kalamadım ama bir şekilde dengeyi sağladığımı düşünüyorum. O halde başlayalım.

Benim Harun Farocki ile tanışma serüvenim Letterboxd’dan bir şekilde tanışıklık kurup sonra Twitter’dan (Evet X değil Twitter) birbirimizi bulduktan sonra arkadaş olduğum sevgili Rasmus sayesinde gerçekleşti. Kesin seversin diyerek yolladığı filmler sayesinde Farocki’ye karşı bir gönül bağım oluştu. Kendimi bütün işlerini sıkı sıkıya takip ederken yakaladım. Yazdığı metinlere ulaşmak benim için zordu, haliyle sadece filmleriyle yetiniyordum. Sonra Yort Yayınları’nın İmajlarla Düşünmek adlı kitap yayımladığını öğrendim. Dinlediğim Podcast sayesinde de bu kitabı elde etme isteğim arşa çıkınca sipariş ettim. Ama okul telaşı şu bu derken 3 sene boyunca kitaplığımda okunmayı bekledi. Ta ki bu seneye kadar. Belki de doğru zaman 25 yaşımda okumakmış diye kendimi teselli ediyorum. 

Bu kitap sadece metinler derlemesi değil; bir düşünme biçimini ve görme alışkanlıklarımızı altüst eden bir uyarı niteliğindedir. Farocki’nin kendi inşaa ettiği görsel eleştiri dilinin imgelerin keskin sınırlarıyla değil de daha çok harfler aracılığıyla yürüttüğü bir başka versiyonudur. Görsel olanı göstermek yerine görselin ne zaman, nasıl, niçin ve kim aracılığıyla ortaya çıktığını inceler. İmge ve gerçeklik arasındaki köprüde kazı çalışması gerçekleştirir. 

Kitaptaki her bir metin imgeler üzerinde düşündürürken onları yeniden üretir. Çünkü Farocki kendini görüntünün dışında değil içinde konumlandırır. Bu durum da onun imgelerin ardında kalanlarla kurduğu ilişkiyi bir cam gibi pürüzsüz ve duru bir şekilde işlemesine neden olur. Gözümüze gözümüze sokulan imgelerle beraber gerçekliği deşifre eder. İşte bu nedenle bu kitap bu yeni formları çözümleme kılavuzudur. Kitabı okumadan önceki Melisa ile şu anki asla bir değil, hayatımın miladı oldu. 5/5. 

MOTEL GÜNLÜKLERİ – SAM SHEPARD

Bu kitap yola çıkmanın, yolda olmanın ta kendisidir. Shepard burada yazar ceketini bir köşeye bırakır ve yazar değilmiş gibi bizimle konuşur. Adeta bir hatıra sızdırıcısı rolündedir. Yolun içinden okuyuculara seslenir. Yalnızlığı, boşluğu, geceyi ve gündüzü, karşılaştığı insanları, aşkı, var olabilecek bütün duyguları kaydeder. Cümlelerinde hiçbir şekilde planlı ilerlemez; her şey rastgele ve hissettiği şekilde devam eder. Zamanın bir önemi yoktur. Karakterler gelip geçer, şehir isimleri değişir, bütün her şey silinmeye meyillidir sanki. Hayatı sabitlemeyi değil, geçiciliği kaydetmeye çalışır. Dünyayı bir motel odasının camından gözlemleyerek kendi içine bakmamızı sağlar. 

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

20. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali sayesinde birbirinden güzel filmler izledim. Festivalle ilgili genel yorumumu okumak isterseniz sizi şuraya alayım: https://melarchive.com/2025/05/27/20-ankara-isci-filmleri-guncesi/ Şimdi festival dışı izlediğim filmlere bir göz atalım.

CYNTHIA MADANSKY’E BİR BAKIŞ 

E42

Zamansal yankılar koreografisi olan bu film, bir coğrafyanın tahayyül edilmiş geleceğinin ve hayal kırıklıklarının anatomisini irdeliyor. Adını Roma’daki Esposizione Universale Roma olarak bilinen E42 bölgesinden alıyor. Bahsi geçen bu yer Mussolini İtalya’sının faşist estetiğinin cisimleştirilmiş bir bildirgesi niteliği taşıyor. Madansky burada kamerasını bir gazeteci olarak değil de bir arkeolog gibi şehrin en ince dokularında gezdiriyor. Beton üstündeki ufak çizgilerde bile geçmişe dair bir ses arıyor. Faşist simgeleri estetikleştirmeden geçmişine uygun olarak soğuk ve mesafeli olarak yansıtıyor. Bu bağlamda film yalnızca E42 bölgesini değil özelden genele doğru bugünün otoriter mimari pratiklerini ve sembollerini sorguluyor. 3/5. 

VIVA AGUA 

Filmin Clarice Lispector ile olan bağı sadece isim ve yaratılış noktasında değil, duyuların düşünceyle ikame edildiği o eşsiz anlatım biçiminde yatar. Madansky, aynı Lispector’ın karakterleri gibi açıklamaz, sorularla yaşar. Her şey bir akış halindedir. Başlangıcı, ortası ve sonu yoktur. Sadece yankılar ve bekleyişler vardır. Filmdeki imgeler hikaye anlatmaz; bilinç haline eşlik eder. 4/5. 

HARAM

Haram Arapça kökenli bir sözcük. Madansky, dokunulmaz ve yasaklı anlamına gelen bu sözcüğü dini terim olarak değil, modern yaşamın bastırılmış hazlarını ve sistemin görünmez yasalarının bir çeşit özeti olarak yansıtır. Bu deneme filmi, Kudüs’ün eski kent bölgesinde yer alan kritik gelişmeleri incelemektedir. Yahudi egemenliğini tesis etmeyi amaçlayan Tapınak Dağı Sadık Hareketi’nin giderek artan etkisini analiz etmektedir. Filmdeki mekanlar, kapalı kapılar, boş avlular hepsi birer metafizik arınma alanı gibidir. 3.5/5. 

KG

Yunanistanlı anarşist şair Katerina Gogou’nun şiirlerinden kesitler eşliğinde Atina sokaklarında didaktik bir dilden uzak, sessizlik ve boşluk eşliğinde geziniyoruz. Taş duvarlar, insanlar, suyun berrak yansımalarında Atina’nın her bir köşesi, Katerina’nın zamanı aşındırdığı şiir dizeleriyle konuşur. 3/5. 

WE AT HER 

Filmin adı olan “We At Her” İngilizce’nin gramerine karşı bilinçli bir kırılma yaratıyor. Bu kırılma Jerusalem sokaklarında avare avare gezinen bir kadının bireysel deneyimini birer arşiv parçası olarak sunmak yerine bu deneyimleri devinen imgelerle aktarıyor. 2.5/5. 

MİMAROĞLU REMIX PROJECT – SERDAR KÖKÇEOĞLU 

Esasında bu film sadece sevgili Serdar Kökçeoğlu’nun değil, adlarını buraya yazsam sığmayacak kadar işinin ehli otuzdan fazla sanatçının emeğiyle oluşturulmuş bir projedir. İlhan Mimaroğlu’nun unutulmaya yüz tutan arşivinden çıkan görüntülerin çeşitli video sanatçıları ve ses ustalarıyla yeniden şekillendirildiği bir çeşit yeniden doğuş kolajı diyebiliriz kendisine belki de. 

Belleğin farklı katmanlarının başka bir çağdaş bilinçle temas etmesi sonucu yeni bir yankı meydana gelir. Her video kesidi Mimaroğlu’nun geçmişten gelen gözü ile beraber titreşirken, görsel hafıza ses ile yeniden uyanır. Yalnızca bir sanatçının mirasına değil, zamansızlığın estetik bir dille güncellenebileceğine de tanıklık edilir. Remix burada bir hafızanın başka bir çağa aktarılmasında ve ona yeni soluklar getirilmesinde araç görevi görür. Görsel ve sesin sınırlarını zorlayan bu kolektif yapı, hem Mimaroğlu’na hem de geleceğe açılan bir saygı duruşu niteliği taşır. 5/5. 

SLEEPLESS NIGHTS STORIES – JONAS MEKAS

Yine uykusuzluğumun peak yaptığı bir gün ne yapsam diye düşünürken kendimi uzun zamandır izleme listemde olan Mekas’ın bu filmine bıraktım. Hayatımın hafiza terzisi olmayı başarmış bir yönetmen olduğu için, kendisinin o anki ruh halime uygun bir seçim olduğundan adım kadar emindim.

Film boyunca gördüğümüz şeyler birbirleriyle dikiş tutmayan an ve görüntüler kaydı gibi gözükse de aslında hepsi aynı yastığa baş koyan gecelerin sessiz tanıkları. Uykusuzlukla bütün olmuş düşünceler, geçmişin gövdesinden sökülüp gelen anılar, arkadaşların etrafında dolaşan solgun gülüşler ve mutlu masalar… Mekas bunların hepsini bir hatıra şiirine dönüştürür. Bizlere sunduğu şey bir hikaye değil bir ruhun nabzıdır. Kamera bazen sadece bir arkadaşın gülüşünü kaydeder, bazen rüzgarda sallanan ağaca odaklanır, bazen de yerdeki papatyalara. Bu “önemsiz” denilebilecek görüntüler bir nevi büyüsel bir zaman bükmesidir. Büyük ayrıntıların değil küçük ayrıntıların sonsuz yankısını anlatır. 3.5/5. 

MEMORY SCREEN – ALIEN WORKSHOP 

Memory Screen Alien Workshop’un yalnızca bir kaykay videosu değil, aynı zamanda 90’ların altkültürel anlayışının yeraltından kazılarak çıkarılmış bir video kolaj niteliği taşır. Video sanatı ile sokak kültürü arasında kurulmuş bir köprüdür. Buradaki insan figürleri salt kaykay yaparken değil de hareket ederken anlam kazanır. Hareketleri kinetik değil manyetiklik özelliği taşır. Seslerin montajıyla birlikte kullanılan müzikler basit olarak algılanan görüntülerin etkisini farklı bir boyuta sürükler. 4.5/5. 

EXPRMNTL – BRECHT DEBACKERE

Sinemanın kendisine tuttuğu bir ayna niteliği taşıyan bu film, yalnızca Belçika’daki Knokke-Heist deneysel film festivalinin izini sürmez; bunu yaparken aynı zamanda imgelerin neye benzediğine dair bir arayışın peşine düşer. Filmde anlatılan festival fiziksel bir mekan değil de sanki zihinsel bir boşluğa sesleniyor gibidir. Sinemanın kendi sınırlarını test ettiği ve biçimini anlamlandırmaya çalıştığı bir eşiktir. Knokke-Heist’te gösterilen filmler sinemanın adeta kabuğunu soyar. Her sahne sinemanın kendini hatırlatmaya çalıştığı bir andır. 4/5.

CRACK, BRUTAL, GRIEF – R. BRUCE ELDER

Görüntüler çoktan yaşanmış bir travmanın bozuk yansımaları gibi ilerler. Elder’ın kamerası bir cerrah gibi değil bir şair gibi acımasız şekilde kendisini yeniden oluşturur. Her sahne izleyiciye zihnin gerisinde kalmış travmalarını bir şekilde su yüzüne çıkaracak şekilde sert davranır. Elder, adeta göze katlanmayı öğretir. İnsan burada bir figür olmaktan ziyade çözülen bir zihnin taslağı görevi görür. Seyirlik olmaktan çıkıp fiziksel bir saldırıya dönüşen Crack, Brutal, Grief; bir film değil bir kırılmanın sonsuz yankısıdır. 3/5. 

FLOW – GINTS ZILBALODIS

Bu uzun metraj animasyonu insan sonrası bir dünyada anlam arayışını hem varoluş felsefesiyle hem de estetik düzeyde tartışmaya açar. Diyalogsuz, tamamen görüntülerin etkiselliğini kullanarak kendine ait bir sinema dili oluşturur. Bu diyalogsuzluk hali izleyicinin sezgiselliğini güçlendirme görevi de görür aynı zamanda. Bir kara kedinin etrafında bir felaketin ardından yalnızlıkla kurulan zarif ittifaka perde aralar. Filmdeki en kıymetli şey de zaten budur. Farklılıkların öneminin olmadığı bir birliktelik hali. Kedi burada bir anlatıcı değil seyyah gibi oradan oraya ilerlerken her adımında yalnızlık daha da derinleşir. Ama yalnızlık bu filmde bir mutsuzluğun ya da kötülüğün anahtarı değil, bir yeniden doğuş ve iç akışın bir simgesidir. 4/5.

Dipnot: İzlerken ağlama garantili ona göre peçetelerinizi yakınınızda bulundurun. 

THE UGLY STEPSISTER – EMILIE KRISTINE BLICHFELDT

Emilie Kristine Blichfeldt çocukluğumuza eşlik eden peri masalını ters yüz ederek yeniden oluşturur. Bu kez masal bir peri diyarına değil de bize aittir. Bize ait olduğu için de bu kadar çok kırık, öfkeli ve acımasızdır. 

Elvira, ne melek ne de şeytan rolünde, bastırılan her şey gibi o da arada kalmış bir kadındır. Kendisinin geçirdiği bedensel ve ruhsal mutasyon bir korku gösterisi değildir. Kalıplaşmış güzellik anlayışının çürümüşlüğünü dışarı vurur. Ne bir canavar ne de tam olarak bir kurbandır. O, sistemin ta kendisindeki çatlaktır. Blichfeldt, Cinderella masalını gıcırdayan bir çerçeveden yeniden geçirir. Bu anlatıda güzellik bir kurtuluşa değil bir virüsün hizmetkarıdır. Annenin beden ve kimlik üzerindeki tahakkümü yalnızca bireysel baskı olarak değil bütün sistemin metaforudur. Peri masalının unuttuğu figürlere adalet yerine karmaşık bir hakikat alanı sunar. İzleyiciyi güzellik, kadınlık, dışlanmışlık ve beden politikaları hakkında düşünmeye zorlar. 4/5. 

Dipnot: Yemek yerken zaten izlemeyin, bence su içerken de bu filme bakmayın. Mümkün olduğunca hiçbir şey tüketmiyorken izleyin. Sonra uyarmadın etmedin olmasın.

PENDULUM – EVA KOLCZE

Chute Film Coop.’in Cinebiology seçkisi sebebiyle izlediğim bir film olan Pendulum, her bir bitkinin çeşitli hava koşullarına sağladığı uyumu oldukça yumuşak bir tonda aktarıyor. 11 dakika boyunca birbirinden farklı çiçekler eşliğinde dünyanın güzelliğini tekrar tekrar farkına vardırıyor. Mental health walk esnasında çektiğim çiçek görüntülerinin başka bir halini izlemiş gibi olduğum için beni iki kat güzel hissettirdi. 4/5. 

Yorum bırakın