HAZİRAN UÇUP GİTTİ

Bu ay -sıcaktan beynimin erimediği zamanlardan arta kalan sürede- birbirinden güzel filmler ve kitaplar arasında yolculuğa çıktım. Umarım siz de okurken keyif alırsınız.

NE OKUDUM? KÖŞESİ


DIDIER ERIBON – REIMS’E DÖNÜŞ

Kitap sadece bir mekan olarak eve değil, aynı zamanda belli bir sınıfı, geri plana atılmış acıları, suskunluğu, kimliği ve kendine yeniden dönüşü temsil eder. Buradaki dönüş Didier’in kendini ve geride bıraktıklarını yeniden sorgulama sürecidir. Kişisel olanla siyasetin iç içe geçtiği bir anlatıdır.

Didier queer kimliğiyle sınıf kimliği arasındaki gerilimi didik didik ederken bir yandan işçi sınıfı kökenli geçmişiyle hesaplaşmasını çıplak bir dille aktarır. Annesiyle yaptığı geç kalmış konuşmalar, babasının baskısı, okul yıllarındaki utanç duygusu ve daha nice anıları kitap boyunca bir günlük misali akar gider. Ama bu kitap sadece iç dökmeden çok daha fazlasıdır. Hafızanın politik bir araç olarak nasıl işlediğini gösteren bir aynadır da aynı zamanda. Kendi hayat hikayesinden Fransa’nın entelektüel çevrelerini baz alarak toplumsal yapıları ve kimlik biçimlerini yapısöküme uğratır. Toplumun bireyleri nasıl şekillendirdiğini ve bir birey olarak büyürken neleri bastırdığımızı düşünmeye iter. Bireyin kendine ait hissetmediği bir yere geri dönmenin ne kadar elzem olduğunu hatırlatır.

Dipnot:  Eğer kitap okuma tercihlerini mevsimlere göre bölen birisi iseniz dilinin ağırlığı sebebiyle yazın okumak için uygun olmayabilir.

GEORGES DIDI-HUBERMAN – GRİZUNUN KOKUSUNU ALMAK

Başlığıyla bile insanın içini titreten bu metin, Walter Benjamin’in “geçmişin kıvılcımı” sözünden yola çıkar. Kıvılcımı işçilerin yaşadığı zorluklarda, onların alın terinde, maden ocaklarının ıssızlığında ve çatlaklardan sızan gazlarda arar. Tarihin yazılanın ötesinde hala hissedilen, duyulan ve hatta sezilen bir olgu olduğunu hatırlatır. Buradaki grizu: görünmeyen, kokusuz ama bir kıvılcımla her şeyi yıkıp geçecek olan şey- tıpkı bastırılmış öfke, direniş ve keskin hafızanın bir ürünüdür.

Kitap ilerledikçe yeraltından yükselen çığlıklara -daha doğrusu hafıza madenine- yaklaştığımız hissedilir. Çünkü bu yeraltı yalnızca bir maden değildir, yerüstünden silinen ve unutulanların da alanıdır. Bizim burada da yankısını duyduğumuz bir durumdur bu. Didi-Huberman’ın yaptığı şey tarihi nesnellikten kurtarıp onu unutturulmaya direnen bir şey gibi yazar. Sadece düşünmeye kapı aralamaz adeta herkesi empati kurmaya davet eder. Yalnızca kelimeleriyle değil o yıkıcı sessizliğiyle de konuşur. 

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

Kevin B. Lee’nin Goethe Enstitüsü ile beraber Harun Farocki ortaklığında buluştuğu “Learning Farocki” adlı video essay serisini izledim. Lee tıpkı Farocki gibi görüntüleri parçalayarak kendine göre sözlü ve görsel bir analiz tekniği oluşturmuş. Şimdi biraz o 3 filmden bahsedeyim.

HARUN FAROCKI: THE COUNTER-IMAGE

Tıpkı isminden de anlaşılacağı gibi bu video essay Farocki’ye karşı görüntü sunar. Basit bir düzlemde Farocki’yi anlatmak yerine daha çok onun yöntemine karşı bir yöntemle bunu gerçekleştirir. İmgelerin politik, öznellik ve toplumsal alanda Farocki ile nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Görüntülerin ne anlama geldiğini analiz etmekten ziyade nasıl bir sistemin içerisinde var olduklarını ve kendilerini nasıl dönüştürdüğünü açıklar. İzlediğimiz şey Lee’nin kendi bakışının sağlam gösterisi niteliğindedir. 4/5

HARUN FAROCKI: LEXICON 

Bu video essay de Farocki’nin elli yıllık film ve video materyallerinden alınan ve Farocki kavramlarını A’dan Z’ye kelimeler eşliğinde öğreten bir rehber film özelliği taşır. Görsel kesitlerle beraber her harfi açarken Lee, aslında bizi Farocki’nin zihnine davet eder. Dilsiz bir meditasyon özelliği taşıyan bu essay harfler aktıkça izleyenin zihninde Farocki’nin dilini yeniden oluşturur. Her fragman ve her harf bir döneme ışık tutan zaman kapsülü vasfı taşır. 3.5/

HARUN FAROCKI: PRESENTED 

Bu zamana kadar Farocki’nin hem dilini hem de filmlerindeki imgesel etki gücünü irdeledikten sonra bu video essayde de Lee, Farocki’nin kendini aktarış biçimine perde aralıyor. Bu sefer “ne izliyoruz?” düşüncesinden izleyiciyi uzaklaştırıyor ve “kimi izliyoruz?”a rotayı kırıyor. Her görüntü fragmanı belirli bir hissi gün yüzüne çıkarıp Farocki ile içten bir göz teması kurmamızı sağlayarak onu anlatırken aynı zamanda tüm insani duyarlılığıyla yaşatıyor. 4/5 

SCENES FROM THE LIFE OF ANDY WARHOL: FRIENDSHIP & INTERSECTIONS  – JONAS MEKAS

Bir belgeselden çok çağrışım albümünü andıran bu film, Mekas’ın kendine has diliyle bir hafıza mekanı olarak varlığını sürdürüyor. Burada Andy Warhol’ün klasikleşmiş bir şekilde hayatı anlatılmıyor. Mekas tanrısallaştırılmış bir figürden ziyade sıradan ve zamanın içinden geçen birisi gibi aktarıyor. Susan Sontag’in sigarasının dumanında, John Lennon’ın köşedeki silüetinde, Lou Redd’in çekingenliğinde var oluyor Warhol. Sanki Mekas zamanı kendi eliyle parçalara ayırıyor ve bu parçaları dostlukla, geçici karşılaşmalarla, yaratıcı etkileşimlerle birleştirip bir hayatın kenarına usul usul bizi de davet ediyor. 4/5 

IF I HAD FOUR DROMEDARIES – CHRIS MARKER

Marker bu filminde sadece kamerasını gezdirmiyor, kalbini de yanında taşıyarak gözünün gördüğü her yere ruhundan bir parça katarak ilerliyor. Bir seyahatin değil bir insanın gözünün içindeki uzaklıkların filmi adeta. Bir coğrafyaya, bir zamana ve bir insana sahip olmanın şiirsel bir karşılığı niteliğinde. Marker’ın 1950’ler ve 60’lardaki farklı coğrafyalarda çektiği 800’ün üzerindeki fotoğraflar eşliğinde akan bu belgesel bir duygu haritası özelliği taşıyor. 

Marker dünyayı hakkıyla gezen ama ona ait olamayan bir gezgin. Ben de kendi gezemediğim yollarda onunla birlikte yürümüş gibi hissettim. Onun ayak izini her zaman kalbimde taşıyacağım. 4/5 

BRUGES LA MORTE – RONALD CHASE 

Film, Georges Rodenbach’ın aynı adlı romanını görsel bir ağıda dönüştürüyor. Taş köprüleri, sağlam duvarları, kanalları olan bu puslu şehir sanki bir kaybın içinden izleyicileri selamlıyor. İzlerken Bruges’ü değil yas tutan bir zihnin kesitlerini izliyor gibiyiz adeta. Ronald Chase’in filme yaklaşımı alışıldık bir anlatım değil, daha çok rüya günlüğü özelliği taşıyor. Onun fotoğrafa yakın duran sinema dili, izleyiciye narin bir mesafe yaratıyor. Hatta çoğu an tiyatro havasında ilerliyor. Film boyunca karakterin kaybettiği kadına tıpatıp benzeyen başka bir kadına duyduğu korkunç takıntı, yaşam ve ölüm arasındaki dengede asılı kalmanın görsel bir karşılığına dönüşüyor. Bir şehri değil bir iç sesin taş duvarlarda yankılanışını ele alıyor 4/5 

AS IF I NEVER EXISTED – MURAT EMİR EREN

Murat Emir Eren’in bu kısa filmi, zaman ve mekanı iç içe geçirerek tanışıklık ve yabancılaşma konusunda sessiz bir köprü kuruyor. Filmdeki “ev” bir yapının ötesinde sıkışmışlığın, unutulmuşluğun, yabancılaşmanın soyut figürü. Evdeki her bir duvar baş karakterin zihnine doğru yola çıkan karmaşık bir labirentten farksız. Kadının içinde çığ gibi büyüyen huzursuzluk hissi sözcüklerle değil beden dili ve bakışlarla bütünleşiyor. Kendine dönme arzusu, kaybolma isteği ve görünmez olmanın acısı da ev ile beraber boşlukta süzülüyor. 3.5/5 

AFTER THE RECONCILIATION – ANNE MARIE MIEVILLE

After the Reconciliation kelimelerin artık bir şey anlatmadığı sadece içimizdeki sessizliklerle konuşabildiğimiz bir film. Mieville, Godard’ın gölgesinden kurtulup kendi sesini bulmaya çalışırken sinemanın kalıplaşmış dilini neredeyse terk ediyor ve kendini insan sesine, bakışlara, duraksamalara, tekrar eden diyaloglara mahkum ediyor. Bu mahkumluk kötü anlamda değil sinemaya dair kendine özgü bir direnişin parçası özelliğini taşıyor. 

Film boyunca iki kadın ve adam arasındaki inişli çıkışlı bir ilişki sarmalını izliyoruz. Filmde kimse barışmanın mümkün olduğunu düşünmüyor. Ayrılık temasından çok ayrılığı bile başaramayan insanların uzun bir iç çekiş özelliğini taşıyor. Haliyle filmdeki bu “uzlaşma” meselesi yalnızca karşı-ironiye dönüşüyor. Yüzlerin üzerine düşen gölgeler ve pencereden yansıyan ışıkların hepsi duygusal olarak dağılmış bir dünyanın izlerini gösteriyor. 3.5/5 

NOT I – ANTHONY PAGE

Gövdeden kopmuş bir ağız, geçmişin ağırlığını kusarcasına durmadan konuşuyor. Ama bu konuşma bir iletişim değil, Samuel Beckett’in yankısı. Page de bu yankının şekillendiricisi. Kısa, hızlı ama sonsuz hisseettiren bu monolog, zihnin kayboluşunun hatırlatıcısı. Acı burada kelimelerde değil; kelimelerin neden bir türlü duramağında saklı. 3/5

THE CHERRY TREE WITH GRAY BLOSSOMS – SUMIKO HANEDA

The Cherry Tree with Gray Blossoms Haneda’nın kalbiyle çektiği bir film gibi. Yaşlı bir sanatçının ellerinde titreyen hayat, kiraz ağacının çiçeklerinde yankılanıyor. Film boyunca zamanın zarafetle aktığı hissediliyor. Tıpkı Hermann Hesse’nin Ağaçlar kitabında yazdığı gibi: “Ağaçlar bizim öğretmenlerimizdir… Sessizce yaşarlar, kökleriyle toprağa, dallarıyla göğe bağlıdırlar.” Haneda da bir ağacın gövdesine kulağını dayayıp dinliyor onun hikayesini. Kamerası ne konuşuyor ne yargılıyor ne de acele ediyor. Her bir bakış ağaçların varlığına teşekkür gibi. Bir kiraz ağacı gibi hem ölüme yakın hem de hayatın en saf yerinde. 4.5/5

JEAN MARIE STRAUB AND DANIELE HUILLET AT WORK ON A FILM BASED ON FRANZ KAFKA’S AMERİKA – HARUN FAROCKI

Sinemayı düşünme biçimi olarak kavrayan üç zihnin çarpışma anıdır bu film. Farocki burada bir gözlemci değil üçüncü bir bilinç olarak var olur. Kamera bir nabız gibi atar. Film, prodüksiyon sürecini belgelemekten çok bir düşünceyi hayata geçirmenin sancısını kaydeder. Kafka’nın Amerika’sı metinden ziyade bir sorudur aslında. Ve Farocki o soruya verilen cevaptan çok cevaba ulaşma aşamasını gösterir. 3/5 

TAKASHI ITO’YA BİR BAKIŞ 

BOX

Mekanın bir kutu içerisinde üst üste binen ışık izleriyle dönüşmesi, yalnızlığın içinde yaratılan bir evren gibi. Ito zamanla oynarken mekanı da çarpıtıyor ama bunu teknik bir gösteriden ziyade ruhun dar bir kutunun içinde nefes almaya çalışması gibi. Görsellik matematik bir içsellik taşıyor. 3/5 

DEVIL’S CIRCUIT 

Bu filmde her şey baş döndürücü bir tekrarın içine hapsolmuş gibi. Görüntüler devinim halinde ama duygular akışkanlığını yitirmiş. Devil’s Circuit, bende bir anksiyete halini tetikliyor. Nereye ait olup olmadığından emin olamayan bir bilinç, sürekli çarpan görüntülerle sınanıyor. 3/5 

DECEMBER HIDE AND GO SEEK 

Kaybolan bir çocukluk anısının bulanık bir camın ardından çağrılması gibi bir film. Görüntüler sürekli kaçıyor, saklanıyor ve yakalanamıyor. Ito, burada kendi oğlu Ryuta üzerinden zamanın kırılganlığını hissettiriyor. Geçmiş ve şimdinin akışında hem nostalji hem de kayıp hissini açığa vuruyor. 2/5 

DIZZINESS

Görüntüler dakikalar ilerledikçe öyle bir baş dönmesi yaratıyor ki bir noktadan sonra gerçeklik bu karmaşanın içinde çözünmeye başlıyor. Ruhsal bir boşluğa düşmenin görsel karşılığı gibi. 4/5 

AMY! – LAURA MULVEY & PETER WOLLEN 

Mulvey ve Wolllen Amy Johnson’ın hikayesinden çok tarihin, belleğin ve suskunlukların ortaklaşa yönettiği bir belgesel film oluşturuyor. Amy’nin yalnızca bir kahraman değil, tarihsel bir anlatının dışında da nasıl var olabileceğini sorguluyorlar. Bir kadın gökyüzüne çıkıyor, tarih onu alkışlıyor ama zamanla görünmez oluyor. İşte Mulvey ve Wollen bu görünmezliğin perdesini aralıyor ve o hikayenin nasıl bastırıldığını, nasıl gözden kaçırıldığını ve nasıl çarptırıldığını izletiyor. Film o görünmez olma anını sinemasal anlamda geri çağırıyor. 3/5  

DAMNED IF YOU DON’T – SU FRIEDRICH 

Su Friedrich’in filmi bir yüzleşme gibi ama bunu bağırmadan, didaktikleşmeden, çoktan içselleştirilmiş bir sızıyı açığa çıkararak yapıyor. Bir manastır, bir beden ve bir arzu arasında gidip gelen sessiz bir fısıltı gibi. Friedrich kadınlara hem içeriden hem de dışarıdan bakıyor. Hem onların arzularını yaşıyor hem de onları izliyor. Hiçbir şey tam olarak söylenmese de her şey alabildiğine açık. Çünkü bazı şeyler sadece bir bakışla, bir duraksamayla da anlatılır. Bunu da Friedrich mükemmel bir şekilde başarıyor. 3.5/5

DYING FOR SEX – SHANNON MURPHY & CHRIS TEAGUE (MİNİ DİZİ)

Ölümle flört eden bir kadının hayata yeniden ve bambaşka bir şekilde başka bir yerden kurduğu bağı izlemek bana kendi kırgınlıklarımı düşündürdü. Dizi seks temasıyla oluşsa da aslında bunun çok daha ötesinde bir yerde. Buradaki seks karakterimizin ölümün acısını hafifletmesinde ve geçmiş travmalarından kaçmasındaki bir paravan aslında. Hatta başka bir şekilde var olmanın, hissedebilmenin, “canlı” olmanın mümkünlüğüne farklı bir bakış da aynı zamanda. Buradaki her temas ve her karar ve her merhaba bir veda gibi. Dizinin ilk 4 bölümü yer yer gülmekten kendimi kaybettiğim anlara neden oldu. 4. bölümün son sahnesinden itibaren dizideki mizahi hava yerini karakterimizin zamanının daralışıyla paralel olarak üzüntüye bıraktı. O ufak perde yavaş yavaş açılarak izleyiciyi karakterin evine -iç dünyasına- doğru yolculuğa çıkardı. Her sahne hem bir kayıp hem de bir zafer anlatısı gibiydi. Ölümü beklemekten çok ölümle dans etmenin tatlı acı bir yolculuğuydu. 4/5 

Yorum bırakın