Bu ayın reading slump’tan çıkmamda büyük bir etkisi olduğu için mutlu ayrılıyorum. Her anlamda her şeyden beslendiğim bir dönemdi. Bu yüzden temmuza sevgi dolu teşekkürlerimi sunuyorum.
NE OKUDUM? KÖŞESİ

COVERT JOY – CLARICE LISPECTOR
Clarice Lispector benim en sevdiğim kadın yazarlardan birisi, belki de birincisi. Etrafımdaki her eşe dosta bir şekilde zorlayarak da olsa kitaplarını okutmaya and içtim. Herkesin sevebileceği bir yazar değil çünkü genelde serbest çağrışım yoluyla oluşturuyor eserlerini. Fakat işin güzelliği de zaten burada yatıyor.
Covert Joy da içerisinde 20 adet öyküsünün bulunduğu bir derleme kitap. Her öyküsü bir ten gibi narin, dokununca kırılacak sanıyorsun ama bitirdikten sonra esas kırılanın kendin olduğunu görüyorsun. Kelimeleri gizlice açılan bir kalp gibi yavaş yavaş doğuyor. Her zamanki gibi gürültüsüz, varlığın kıyısından konuşmaya devam ediyor. Kahramanları küçük kızlar, kediler ve hepsinin içinde sonsuzluğa taşınan minik bir titreşim var. 5/5

KENAR MAHALLE ÇOCUKLARI – PIER PAOLO PASOLINI
Pasolini Roma’nın arka sokaklarından konuşur. Çamurlu ayakkabılar, aç mideler, erken büyüyen bedenler ama en çok da erkenden yorulmuş ruhlar. Karakterleri kurban yapmaz, tüm gerçekliğiyle her şeyi ortaya sunar. Çocuklar sokakta yaşar, küfreder, dövüşür, hırsızlık yapar, sever ve tabii ki hayal kurar. Bazen bunu umutsuzca çoğu kez de nedensizce yaparlar. Çocukların yoksullukla derdini anlatırken asla araya girmez, öğretmez ve düzeltmez. Adeta bütün cümlelerini çocukların yara hizasına indirir ve oradan konuşur. Sınıfsal iç çekişin kitabıdır. Hatta bu iç çekiş öyle bir derinden gelir ki sustuğu yerde bile duyulur. 4/5

SANAT VE SİYASET KONUŞMALARI – KEN LOACH & EDOUARD LOUIS
Ken Loach’un sinemadan öğrendiği o çıplak bakışla Edouard’ın çocukluğundan taşıdığı o iç burkan sessizlik arasında kurulan bu diyalog hayatın içinden geçiyor adeta. Duygularını bastırarak büyümüş iki insanın sanat olgusunu neden hala bir umut aracı olarak gördüklerini açıklama çabasıdır. Loach sinemasını adalet aramak için kullandığını söylerken; Louis çocukluğundaki sessizliği annesinin bastırılmış hayatını ve devletin görünmeyen şiddetini hatırlatıyor. Konuşmalar boyunca öfke de var şiddet de ve şefkat de. Ama en çok bir şey değişebilir mi sorusunun altında çırpınan inadın karşılığı var. 5/5

DEĞİŞMEK – EDOUARD LOUIS
Edouard bu kitabında değişimin ağrılı sancısını kendi perspektifinden bütün netliğiyle bizlere aktarıyor. Geçmişi cilamamıyor, rol de yapmıyor, bütün gerçekliğiyle orada ve utancın üzerindeki tozlanmış örtüyü kaldırıp kendi kırılganlığıyla birlikte her şeyini ortaya döküyor. Bir çocuğun çocuk olarak erkekliği kendine giydiremeyişi, babasının sesinde boğulan hayallerini, evlerin, okul sıralarının ve sokakların arasında sırtında taşıdığı utancı… hepsi onu o yapıyor. Affetmeden hatırlama çabasının, başkalarının biçimlendirdiği bir benliği kendi ellerinle söküp atmanın acılı ama dirençli bir anlatısı. 4/5
NE İZLEDİM? KÖŞESİ

SILENCE HAS NO WINGS – KAZUO KUROKİ
Kelebeğin sınırlara, dillere, ve kimliklere aldırmadan uçtuğu Japonya coğrafyasında biz yalnızca bir böceğin kanat çırpışından çok bir kelebeğin gövdesine konmuş ülke hayalinin, bastırılmış hafızasının kıpırtılarını hissederiz. Bir kelebeğin takibi Kuroki’nin elinde toplumsal bir yolculuğa, toplu bir bilinçaltına dönüşür. Hiroşima’dan Hokkaido’ya uzanan bu yolculuk Japonya’nın savaş sonrası yüzleşmekten çekindiği gölgelerini bir bir açığa vurur.
Filmde insanlarla bir kelebeğin ömrünün kısalığı kadar gelip geçici, anlık ve yüzeysel karşılaşmalar görürüz. Bütün her şey sanki bir kelebeğin uçuş hızında gelip gider. Çünkü film, insanlardan çok zamanın ve mekanın belleğine kulak verir. O bellek de çoğunlukla sessiz. Haliyle Kuroki’nin sineması lineerlikten çok bir rüya tasviri gibidir. Bizi uykumuzdan uyandıran, yer yer nefessiz bırakan ve sarsan bir rüya. Onu esas özel kılan durum ise bir kelebeğin kanat çırpışında bile politik olanı, tarihsel olanı göstermesidir. 4.5/5

CAROLYN AND ME – DAVID BROOKS
Carolyn ve David’in yan yana durduğu, birlikte yürüdüğü, nefes aldığı küçük zamanların filmi. Kamera yalnızca onları izliyor. Yargılamadan, sadece orada olduklarını kaydediyor. İkili arasındaki o görünmez bağ, görünmezliğin içinde parlayan bir ışık gibi dans ediyor filmde. Burası sadece iki beden ve iki ruhun buluştuğu anların, duyguların, göz kırpmaların sessiz ritmi. Brooks’un kamerası zamanının akışını yakalamıyor; adeta onu yaratıyor. Bir otobüs yolculuğunda, bir plaj kıyısında, Martha’s Vineyard’ın rüzgarında, bütün anlar zamansız bir şiire dönüşüyor. Hayatın ve aşkın yumuşak tanıklığı aynı zamanda kaybedişin, gençliğin ve kırılganlığın ağıtını fısıldıyor. 5/5

THE WIND IS DRIVING HIM TOWARD THE OPEN SEA – DAVID BROOKS
Film, adından da anlaşılacağı üzere rüzgarın yönlendirdiği bir yolculuğu, insanın içsel arayışını simgeler. Brooks doğanın döngüselliği ile insanın değişken ruh hali arasındaki ince bağı keşfeder. Deniz, rüzgar, gökyüzü gibi doğal unsurlar insanın kendi dünyasına açılan kapı işlevi görür. Deneysel sinemanın meditasyonel yanı Brooks’un filmlerinde çok yakından hissedilir. 4/5
p.s. 24 yaşında bir trafik kazasında hayatını kaybediyor David. Geriye de kurtarılmış yalnızca altı filmi kalıyor. Carolyn And Me adlı filmi de 3 parttan oluşan bir yolculuk aslında. Yaşasaydı kim bilir daha ne filmler görecektik kendisinden diye biraz hüzünlü karşıladım bu haberi.

PARADISE NOT YET LOST – JONAS MEKAS
Jonas Mekas kamerasını bir sığınak gibi elinde tutuyor. Bir baba olarak kızına yazdığı sonsuz güzellikte bir mektup gibi ilerliyor her sahne. Film bir evin içinden başlıyor, bir ülkenin kalbinden geçiyor, zamanın dışına taşıyor. Küçük Oona’nın adımlarında ve gülüşünde bir cennet arıyor belki de. Çünkü Mekas için sinema olanı değil olanla hissedileni kaydetmenin bir yolu.
Filmde hiçbir şey büyütülmüyor. Çünkü Mekas için hayat her zaman küçük anlarda saklı. Ve o küçük şeyleri dünyada kimsenin göremeyeceği bir sevgiyle gösteriyor bize. “Henüz hiçbir şey bitmedi çünkü ben varım ve hatırlıyorum” diyor gibi her seferinde. 4/5

LA CHIMERA – ALICE ROHRWACHER
Alice’in La Chimera’sı kayıpların içinden geçerek varılan bir düş ülkesine açılıyor. Toprağın altına gömülmüş eski çağ kalıntılarından çok yaşayanların gömülü duygularını kazıyan bir film. 1980’ler İtalyasında mezar soyguncularının arasında dolanan Arthur’un aslında aradığı şeyin kayıp eski sevgilisi mi yoksa sadece bir yer mi olduğunu sorgulayan bir ruh arayışının hikayesi. Alice geçmişle bugünü, bir miti, sevgi ve hasreti iç içe geçiriyor.
Kamera yer yer yeryüzünden bağımsızlığını koparıp toprağın altına iniyor. Bu durum yaşam ile ölüm arasında kurulan bir bağ görevi görüyor. Gerçeklik yalnızca asılı duran bir sarkaç gibi. Çoğunlukla bir rüya, anı, hayal kırıklığı ve tarih aynı anda var olabiliyor. Bu film ölü nesnelerin soğukluğunda değil geride bırakılmış olanların sıcaklığında yürüyor. Sevginin elle tutulur olamayışına, zamanın hiçbir yarayı iyileştirememesine bir ağıt gibi. 4/5

IT FELT LIKE A KISS – ADAM CURTIS
“And all the while, you thought you were free.”
Filmin başında her şey çok masum gözüküyordu: pop şarkılar, güler yüzler, Amerikan rüyasının parlak görüntüleri… Ama Curtis bu görüntülerin arasına neredeyse fark ettirmeden tarihin gölgelerini birer birer yerleştiriyor. CIA, savaşlar, sömürge, gözetim… Ve bunların hepsi doğrudan bir açıklama olmadan sezdirilerek veriliyor. Bir hissin kaydı niteliğinde. Bu his, sonunda insana iyi gelmeyen bir tür aydınlanma hali yaşatıyor. 1950’ler ve 1970’ler arası Amerikan kültürel hegemonisini merkezine alırken, nostaljik imgelerle siyasi karanlık arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir biçimde kuruyor. 4/5

A LADDER – SCOTT BARLEY
A Ladder karanlığın içinden doğmaz, bizzat karanlığın ta kendisidir. Bu filmde rüzgar bir karakter, gökyüzü ise neredeyse bir yüz. Ve biz izleyiciler birer tanık olarak konumlandırılıyoruz Scott’ın evreninde; kayıp, küçük, sonsuzun tam ortasında. 3/5

HEMME’NİN ÖLDÜĞÜ GÜNLERDEN BİRİ – MURAT FIRATOĞLU
Bazı filmler vardır seni başından itibaren içine çeker; bazılarıysa daha mesafeli, daha ağır kanlı bir dille konuşur. Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri benim için ikincisi gibiydi. Murat Fıratoğlu, kayıpların, sessizliğin ve taşranın yalnızlığıyla örülü bir dünya kuruyor. Ve bu dünya kimi anlarda insanın kalbine dokunsa da kimi anlarda içine kapanıyor. Yer yer Abbas Kiyarüstemi’nin sinemasına benzer hisler yaşamadım diyemem. Bu açıdan filmin zamanın içinde tüm doğallığıyla süzülen hikayesini sevdim. Bir sahneye tutunurken diğeri elimden kayıyormuş gibi hissetmekten kendimi alamasam da Hemme’nin suskunluğunda saklı patlamalar uzun uzun aklımda kaldı. 3/5

STILL/HERE – CHRISTOPHER HARRIS
Harris’in kamerası bir hayalet gibi boş evler, dökülmüş sıvalar ve çatlamış duvarlar arasında dolaşıyor. Sanki zaman burada geri çekilmiş ama izi silinmemiş. Terk edilmiş mekanlara bakarken sadece “ne olmuş”u değil, “kimdi buradakiler”i sorguluyor. Ama bu sorguyu imajlarla sessizliği büyüterek yapıyor. Filmi izlerken bir harabenin içine değil bir belleğin içinde dolaşıyormuş gibi hissettim. Hiçbir şey açık açık söylenmese de her şey -aidiyet, yoksulluk, ayrımcılık- pür-i pak bir şekilde hissediliyor. Hüzünlü olmak için dramatik olmaya gerek duymayan bir film. 4.5/5

SOLIDARITY – JOYCE WIELAND
Wieland, politik olanı sert sloganlarla kanıtlamak yerine, bunu dokunaklı bir görsellikle kurar; bireylerin emeğini, bedeni ve sesini filmin dokusuna işler. Her an kolektif bir kalp atışı gibi ritmik, hem bireysel hem de ortak bir hafızanın parçası. Bir dayanışma çağrısından çok onun sessiz ama sarsıcı yankısı gibi. Direnişin nabzı ayak tabanlarında atmaya devam ediyor. 3.5/5

WE NEED TO TALK ABOUT DİLAN – UMUT ŞİLAN OĞURLU
Film Dilan’ın hikayesini anlatmaktan çok onun etrafında şekillenen suskunlukları, kırılmaları, ve bakışları takip ediyor. Bir yüzün etrafında dönüyor ama ona da tam yaklaşmıyor gibi. Görünürde sade olan ama kendi içinde biriken sessizliklerle dolu film. Özellikle boşluklarla kurulan gerilim hissi filmin en büyük gücünü yansıtıyor. Dilan hakkında konuşmamızı söylüyor ama en çok onun hakkında “nasıl” konuşacağımızı sorgulatıyor. 3.5/5
p.s. Sude Belkıs’ı çok seviyorum.

LA CARTOMANCIENNE – JEROME HILL
Jerome Hill’in erken dönem bir sessiz fısıltısı gibi. Film, fal bakan bir kadının gözlerinden hayata bakıyor; kehanet bir oyundan ziyade kaderle kurulan tuhaf bir anlaşma gibi sunuluyor. Düşle gerçeklik arasında sıkışmış, zamana karşı durmuyor da onunla beraber akmasına izin veriyor gibi. Sanki her görüntü görmeden önce hissedilmek için var. 4.5/5
p.s. Nedense bu filme bir Baba Zula şarkısı çok yakışır gibi hissettim. İzleyin anlayacaksınız (belki)

THE CANARIES – JEROME HILL
Masalsı bir güzellik. Modern aşk konformizmini bir kuş kafesinden ilhamla yeniden örer Hill. Bedenler çözüldükçe kuş kafesi metaforu da yavaş yavaş varlığını yitirir. 3/5

A MOMENT IN LOVE – SHIRLEY CLARKE
Shirley Clarke bedenlerin diliyle duyguların geçici doğasını yakalıyor. Bir bakışla başlayan bu aşk kıvılcımı bir temasın ardından uzaklaşmayla sonlanıyor. Dansçılar adeta bir cümle, koreografi ise bir şiir oluyor. Aşkı anlatmaktan çok aşkı kısa bir anlığına dönüştürüyor. 4/5

BUTTERFLY – SHIRLEY CLARKE
Bedenin dönüşümünü sessizce izleyen bir sinema anı gibi bir film. Kelebek burada yalnızca bir simge olarak değil; özgürlüğün, kırılganlığın ve arayışın bedende vücut bulmuş hali olarak vardır. Dansla sinemanın sınırlarını yok ederek hareketin kendisini filmin ana merkezine koyar. Bir ruhun kabuğunu kırma çabasını tıpkı bir kelebek gibi: kısa, sessiz, güzelliğiyle zamanın içinden geçecek şekilde aktarır. 2/5

SKYSCRAPER – SHIRLEY CLARKE
Bir gökdelen inşasını belgeselden çok müzikal bir gösteri gibi sunar Clarke. Çelik, beton ve insan emeğini ritmik bir görsellikle aktarır. 1950’lerin modernliğe yükselişiyle beraber ilerleme tutkusunun bir kaydıdır. Bu yönüyle film yüksek bir yapıdan ziyade ona bakan insanın içine odaklanır. 2.5/5

GILBERT AND GEORGE – GREGORY J. MARKOPOULOS
Ne tam bir portre ne de açıklayıcı belgesel olan Gregory and George, daha çok sessizlik alanı yaratıyor. Markopoulos iki sanatçının varlığını birer sanat nesnesi gibi çerçeveliyor. Bu çerçeve içinde zamanla anlam çözülüyor ve geriye sadece his kalıyor. Film izleyiciye öğretici bir şey anlatmasa bile görüntülerle konuşmaya devam ediyor. 2/5

SORROWS – GREGORY J. MARKOPOULOS
Sorrows, sanki hafızanın içinden geçen bir rüzgar misali ne tam görünür vaziyette ne de tamamen kayıp. Markopoulos ışığın gözle değil de kalple görüldüğü bir sinema kuruyor. Kadrajdaki geçmişin her izi gün gibi ortada ama adı yok. Kaderi ve geçmişi açıklamak yerine onlarla birlikte durmayı tercih ediyor. 3.5/5

