AĞUSTOS UÇUP GİTTİ

Merhaba, bu ay kendi adıma epey dingin geçti. Her şeyi tadına vara vara, yavaş yavaş sindirerek tükettim. Umarım okurken siz de keyif alırsınız!

NE OKUDUM? KÖŞESİ

BİR NOEL HİKAYESİ – ALEJANDRO ZAMBRA

Bu samimi ve sıcak metin, bir yazarla editörü arasındaki görünmez ama dokunulduğunda derinden hissedilen bağın güncesi. Sayfalar arasında ilerlerken sözcüklerin yalnızca yazılmadığını, aynı zamanda tartışıldığını, törpülendiğini, hatta bazen incinip sonra onarıldığını görmek beni büyüledi. 

Zambra burada kendi gençliğini, yazının kırılgan başlangıçlarını, bir kelimenin yerini saatlerce tartışabilecek o tuhaf, güzel mesleki dostluğu öyle içtenlikle anlatıyor ki ben de adeta masanın yanına oturmuş, kahve kokusuna karışan cümleleri dinliyormuş gibi hissettim. Bu hikaye bana gösterdi ki, yazının gerçekliği tek bir imzada değil, iki sesin buluştuğu o sessiz diyaloğun içinde saklı. 

Noel burada süslü bir ağacın değil, kelimelerin etrafında kurulan o samimi dostluğun adı. Yalnızlıkla paylaşımların, kusurlarla düzeltmelerin, kırılganlıkla güvenin aynı yerde buluştuğu o küçük mucize.  5/5

ROSALIE BLUM 2 & 3 – CAMILLE JOURDY

Birkaç ay önce Rosalie Blum serisinin ilk cildini bitirmiştim. Onun hakkında görüşlerimi şuradan: Bir Dejavu Hissi okuyabilirsiniz. Bu ay 2. ve 3. cildini okudum.

ELLER YUKARI, DONLAR AŞAĞI!

Bu ikinci cilt bana serinin kalbinin asıl burada attığını hissettirdi. İlk kitapta biraz yabancı bir dünyanın kapısından içeri bakıyorduk. Burada ise o dünyanın tam içine, Rosalie’nin bakış açısından giriyoruz. Vincent’ın tuhaf ve hafif paranoyak bakışlarının ötesinde, Rosalie’nin kendi yalnızlığı, geçmişin gölgeleri ve gündelik hayatına sızan küçük incelikler açığa çıkıyor. Bu bakış değişimi öyle doğal işlenmiş ki, ilk cildin “gizemli kadın” imajı yavaş yavaş yerini çok insani, kırılgan ve aynı zamanda güçlü bir karaktere bırakıyor. 

En çok hoşuma giden şey Jourdy’nin sıradan olaylardan -bir market alışverişinden, sessiz bir akşamdan, küçük sohbetlerden- koca bir iç dünya yaratabilmesi. Sanki bize herkesin hayatının başka bir hikaye olabileceğini hatırlatıyor. Ayrıca çizimlerdeki pastel tonlar ve hafifçe melankolik atmosfer, Rosalie’nin gözünden bakarken çok daha yoğun hissediliyor. Bu kitap açıkçası serinin duygusal merkezini kuran en güçlü halka oldu. 5/5

NEYSE HALİM, ÇIKSIN FALİM! 

Üçüncü ciltte hikayenin daireyi kapatışını görmek beni gerçekten tatmin etti. İlk iki kitapta tanıdığımız karakterlerin yolları burada kesişiyor ve sanki her küçük ayrıntı, daha önce fark etmediğimiz taşlar yerine oturuyor. Jourdy’nin anlatımındaki incelik, tesadüf gibi görünen olayları bir araya getirip aslında herkesin hayatına nasıl dokunduğunu göstermesinde. Yaşam adeta başkalarının bakışında ve kesişmelerinde anlam buluyor.

Vincent’ın içe kapanıklığı, Rosalie’nin gölgeli geçmişi ve diğer yan karakterlerin hayat kırıntıları burada bir bütünlük kazanıyor. Özellikle de mizah ile hüznün iç içe geçişi -günlük hayatın absürtlüğüyle insanın derinden yalnızlığı arasında gidip gelmesi- kitabı çok sahici kılıyor. Serinin sonunda elimde kalan duygu, “küçük hayatların aslında büyük hikayeler olduğu,” düşüncesi oldu. 4/5

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

Nedendir bilinmez gerilim/korku türündeki filmlere sarıldığım bir ay oldu. Hatta öyle ki ilkokulda izlediğim Scream’i bile yeniden izledim. Weapons’ı hala izlemedim. Torrent perilerinin görevini yapmasını bekliyorum. Aynı zamanda Werner Nekes’in 5 adet filmini izledim. Onun hakkındaki yorumum Bir Bakış kategorisinde. Bu ay izlediğim diğer filmlere geri dönelim.

AURELIA STEINER (VANCOUVER) – MARGUERITE DURAS

Duras’nın Aurelia Steiner üçlemesinin ikinci parçasıdır. Ben Melbourne ve Paris’i seneler önce izledim. İkinci filmin linkini bulmak da bu seneye kısmet oldu. Melbourne’de ses, Paris’te bir gölge, Vancouver’de de mektup ön plandadır. Filmler birbirleriyle bağlantılı olsa da tam anlamıyla bir “hikaye devamlılığı” yoktur. Üç filmin merkezinde de genç bir Yahudi kız vardır. Mekanlar bir coğrafyadan ziyade hayali yer işlevi görür. Filmler daha çok Aurelia’nın (hayaletin) bir yankısı niteliğindedir. Bu filminde de Duras aşkı, arzuyu ve ölümü iç içe geçirir. Aurelia hangi şehre uğrarsa uğrasın kendi yıkıntısını da yanında götürür. 3.5/5

ZEFIRO TORNA OR SCENES FROM THE LIFE OF GEORGE MACIUNAS (FLUXUS) – JONAS MEKAS 

Bu film bana bir dostun defterine iliştirilmiş bir fotoğrafı andırıyor. Mekas, George Maciunas’ı sanatçı figüründen ziyade kahkahaları, küçük oyunları ve gündelik halleriyle hatırlıyor. Titreşik, kısa ve bazen dağınık olan görüntüler her ne kadar düzensizlik oluştursa da aslında tüm bu ciddiyetsizlikteki “ciddiyet” Maciunas’ın ruhunu taşıyor. İzlerken bir hareketin anlamından çok bir dostluğun sıcaklığı sarıp sarmalıyor. 3.5/5

THE CABBAGE BUTTERFLY – SUMIKO HANEDA

Bu filmi izlemek, sanki bir defterin kenarına aceleyle çizilmiş ama bir türlü unutulmayan bir desenle karşılaşmak gibiydi. Öylesine narindi ki, nefesimi tutarak izlemiş olabilirim. Kelebek burada doğa ayrıntısından çok insanın hem geçiciliğini hem de özgürlüğünü taşıyor. Haneda’nın kamerası adeta küçücük anların içine sızıyor: bir bakış, bir rüzgar sesi, yaprakların titreşimi, bir yüzün dalgınlığı. Bütün bunlar bana hayatın büyüklüğü aslında bu küçük kırıntılarda gizli dedirtti. 4/5 

TOGETHER – MICHAEL SHANKS 

Film, sevgiyi bir sığınak gibi değil zamanla zehirli bir bağımlılığa dönüşebilecek bir alışkanlık gibi ele alıyor. İki insanın birbirine tutunmaya çalışırken yavaş yavaş birbirini aşındırmasını anlatıyor. Bir nevi Shanks, toksik ilişki kavramını korku ve gerilim dozu yüksek bir şekilde açığa vuruyor. Karakterlerin birbirlerine duyduğu ihtiyaç, bir noktadan sonra şefkatten çok kontrol arzusuna dönüşüyor. Bu da izleyiciyi sürekli şu soruyla baş başa bırakıyor: “Gerçekten seviyorlar mı, yoksa sadece kaybetme korkusuna mı teslim olmuşlar?” Filmin bazı sahneleri tanıdık gelse de ilişkilerdeki kırılma anlarını yakalayışındaki dürüstlük etkileyiciydi. Özellikle kavgalardan sonraki küçük barışma anları bana huzurdan çok bir sonraki fırtınanın habercisi gibi hissettirdi. 3.5/5 

A FIRE IN MY BELLY – DAVID WOJNAROWICZ

Yarım kalmış bir kalp atışı misali eksik, kesik, dağınık  — ama bu dağınıklık hali sanki bilerek böyle kurgulanmış gibi. Görüntüler, Meksika’nın gündelik hayatından şiddete, boğazına dikiş atılmış kuklalardan kanla kaplı ağızlara kadar birbirine dokunan ama bağlanmayan parçalar halinde. İzleyiciye düzenli bir anlatı sunmuyor; tam tersine kaosun içinde kalmaya adeta zorluyor. 3/5

WHEN I PUT MY HANDS ON YOUR BODY – DAVID WOJNAROWICZ

Kaybedilen sevgiliye yazılmış gizli bir mektup gibi film. Bir yanda sevgi ve arzunun şiirsel bir ilanı, diğer yanda ise AIDS krizinin gölgesinde açığa çıkmış öfke ve yas… Filmin en büyük gücü bedeni hem erotik hem de politik bir alan olarak ortaya sunmasında yatıyor. 3.5/5

SORRY BABY – EVA VICTOR 

Sorry Baby beni parçalara ayırmadı ama içime ince bir sızı bıraktı. Sanki biri yanımdan geçerken koluma hafifçe dokunmuş, sonra da sessizce uzaklaşmış gibi. Eva Victor’un anlattığı şey aslında çok büyük ve ağır. Ama film bunu bağırmadan, çığlık atmadan yapıyor. Belki bu yüzden bazı anlarda biraz sakin kaldı bana göre. Yaşanan travmanın ağırlığı boğaz kesiyor fakat her defasında kamera başka tarafa bakıyor. İşte o anlarda film, tam anlamıyla bana açılmak istemiyormuş gibi hissettim. Agnes’in sessizliği, yaşadığı o kötü olay ve en sıradan sohbetin arasına düşen o ince boşluklar beni çok etkiledi. Lydie adındaki dostu ile arasındaki ilişki belki de filmin en canlı tarafıydı. İki arkadaşın kahkahaları, aynı anda hem şifa verici hem de biraz kırılgandı. O sahnelerde “hayat böyle devam ediyor işte” dedim kendi kendime. Travmayı gösterip kanatmak yerine, yaraların etrafında dolaşıyor adeta. Hepimiz aslında böyle yaşamıyor muyuz zaten? Büyük olayların gölgesinde günlerimizi sürdürmeye çalışıyoruz. 3.5/5

EDDINGTON – ARI ASTER

Bu filme itibaren anladım ki, benim yıldızım Ari Aster ile asla barışmayacak… en azından önceki filmlerinde tekinsizliği, ritüelvari atmosferleri hep etkileyici bulmuştum, ama bu filmde sanki kendi gölgesini taklit eden bir yönetmenle karşılaştım. Kamera uzun uzun hatta neredeyse inatla hiçbir yere varmak istemeyen sahnelere saplanıp kalıyor. Sanki hikayeyi değil de seyircinin sabrını ölçüyor. Karakterlerin ise ne korkularına ne de arzularına dokunabildim. Filmin adını taşıyan kasaba da “gizemli” olmak için inşa edilmiş bir dekorun ötesine geçemedi. Aster’in imzasını bu filmde de görmek tabii ki mümkün, ama bu kez o imza boş bir kağıdın köşesine atılmış ve hiçbir yere ait olmayan bir karalama gibi duruyor. 2/5  

28 DAYS LATER – DANNY BOYLE

Bu seriyi izlemeyen sanırım bir tek ben kalmıştım. Bu sene 28 Years Later filminin çıkmasıyla dedim ki artık baştan sona izlemenin vakti geldi. 

Film İngiltere’de bir laboratuvardan kazara yayılan Rage (Öfke) virüsünün insanları birkaç saniye içinde saldırgan yaratıklara dönüştürmesini konu alır. Salgından 28 gün sonra uyanan Jim’in, Londra’nın boşalmış sokaklarında karşılaştığı bir grup insanla birlikte çıktığı güvenlik ve yaşam arayışını izleriz. Yol boyunca Jim, hem enfekte olmuş hem de ahlaki sınırlarını kaybetmiş insanlarla karşılaşır. Zombi filminden daha fazlası olan 28 Days Later, uygarlığın ne kadar ince bir iplikle ayakta durduğunu hatırlatan bir kabus gibidir. 3/5

28 WEEKS LATER – JUAN CARLOS FRESNADILLO 

Danny Boyle’un yönettiği filmin devamını Juan üstlenir. Bu sefer yayılan öfke virüsünden sonraki 28 hafta ele alınır. İngiltere’deki enfekte nüfusun büyük çoğunluğu ya ölmüş ya da açlıktan yok olmuştur. ABD’nin öncülüğündeki NATO güçleri Londra’nın belli bir kısmını “güvenli bölge” ilan edip yeniden kullanıma açar. İnsanları buraya getirmeden önce bir sürü sağlık tetkikinden geçirip bir süre herkesten izole bir şekilde bekletirler. Bunu yapmalarının sebebi, virüssüz bir hava sahası kurmak ve dışarıdan gelecek her türlü tehlikeye karşı içerideki insanları korumaktır. Durum tam da istedikleri gibi gittiği esnada insanın kendi bencilliği yüzünden yeni bir ikinci dalga başlar.

İkinci kısım ilkinden daha politik bir çerçevede kurulmuş. Virüs geri geliyor ama esas korkutucu olan olay şu ki virüsü bastırmak için getirilen askeri düzen insaniyeti de köreltiyor. Güvenli bölge diye adlandırılan yer adeta toplama kampına dönüşüyor. Aile bağları, korku ve ihanetin gölgesinde parçalanıyor. Kaos bazen virüsten değil de düzeni sağlamak için kurulan mekanizmalardan da doğuyor. Kurtuluş vaat eden eller, çoğu zaman felaketin hızlanmasına neden oluyor. 3.5/5

28 YEARS LATER – DANNY BOYLE 

Virüsün ortaya çıkışından tam 28 yıl sonra, yani neredeyse bir kuşağın ömrü kadar sürede, öfke virüsü insanlığın kolektif travmasının gölgesi haline gelir. Zombi anlatısının ötesinde hatırlayabilmenin ve yaşamanın yükü nedir gibi sorular ön plana çıkar. Diğer iki filmden daha çok felsefi bir çerçevede ilerler. Hatta “aile” kavramının içini deşerek insan nerede pes eder ya da insanın sınırı neresidir gibi zorlayıcı noktalara da parmak basar. Çünkü ilk filmdeki hayatta kalma mücadelesi daha geniş planda ele alınırken, ikinci filmde bu plan daralır, üçüncü filmde ise daha daha un ufak olur. Haliyle bu filmdeki korku teması daha sessiz ama daha sarsıcıdır. Hayatta kalanların kendi içinde bir virüs gibi büyüyen suçluluk, korku ve çaresizlikle mücadele etmesidir esas önemli olan. Film boyunca şehrin boşluğu, terk edilmiş sokaklar ve doğanın sessizliği bana zamanın insanları nasıl yuttuğunu gösteriyor. Virüs sadece bedenleri değil, belleği de ele geçirmiş gibi. 3/5   

SUPERMAN – JAMES GUNN     

Benim gibi DC evrenine uzak ama arada sırada merakla bu tür filmlere bakan biri için ilginç bir deneyim oldu. Devasa bir bilgiye hakim olmadan da takip edilmesi kendi adıma filmin en büyük sürprizi idi. Kahramanlığına ek insani taraflarıyla öne çıkan, her ne olursa olsun umut etmeye ve merhamet göstermeye çalışan bir karakteri izliyoruz. Lex Luthor’un medyayı ve toplumu yönlendirme biçimi de günümüz dünyasına dair net göndermeler taşıyordu. Bu durum da filmi beklediğimden daha güncel kıldı. Büyük bir süper kahraman hikayesinde kalbin hala kırılgan bir yerde atabileceğini göstermesi bana yetti. 3/5 

MIDNIGHT MASS – MIKE FLANAGAN (MİNİ DİZİ)

*Dikkat spoiler içerir*

Crockett adındaki küçük ve izole bir balıkçı kasabasında insanlar yoksulluk, umutsuzluk ve yalnızlık içinde varlığını sürdürürken kasabaya yeni gelen rahip Paul gizemli mucizeler gerçekleştirir. Felçli birisi yürür, kör birisi yeniden görmeye başlar… gibi gibi. Bu mucizeler, Crockett sakinlerinin dini inancını yeniden sorgulamaya sürükler. Kasabanın yarısından fazlası inançla dolarken göz göre göre kendi felaket ağlarını kendileri örer. 

Dizideki din, kavramsal olarak bir deney görevi görür. İnsan ruhunun karanlık taraflarını aydınlatmaya çalışan bir alegoriden farksızdır. Vampir teması dini fanatizmin sembolü olarak kullanılır. “Melek” diye adlandırılan varlık, aslında insanların kendi arzusuna kılıf uydurduğu bir yıkım aracıdır. İnsanların kendilerini Tanrı’nın isteği sanarak şiddete, cinayete ve toplu intihara sürüklenmesi hiç şüphesiz dizinin en ürpertici anlarıdır. Çünkü bu noktada dizi korkudan çok gerçek dünyanın trajedilerini yansıtır. 3.5/5

Yorum bırakın