Merhaba herkese. Eylül ayı benim için her zaman yeni başlangıçlara yelken açtığım bir döneme işaret ediyor. Bu yüzden bu ayı dingin geçirmeye özellikle dikkat ediyorum. O sebeple az ama iyi kitap ve çokça animasyon/anime izlediğim bir ay oldu. Ruhumun tazelendiğini hissediyorum. Umarım okurken keyif alırsınız!
NE OKUDUM? KÖŞESİ

EXPERIMENTAL ANIMATION: ORIGINS OF A NEW ART – ROBERTT RUSSET & CECILE STARR
Adından da anlaşılacağı üzere bu kitap, deneysel animasyonun geçmiş kökenlerini, biçimsel olanaklarını ve estetik değerini anlatıyor. Tarihsel bir çalışmanın da ötesinde, deneysel animasyonu bağımsız bir sanat alanı olarak konumlandırma çabası da denebilir.
Animasyonu yalnızca “çocuklara yönelik” ya da “endüstriyel bir eğlence biçimi” olarak görmeye alışan gözler için, bu kitabın anlattıkları bambaşka bir manzara sunacaktır eminim. Beni en çok etkileyen tarafı animasyonu sinemanın kenarında duran bir alt tür olarak değil de resim, müzik ve şiirle eşit mesafede duran bir sanat dalı olarak sunması oldu. Oskar Fischinger’in renk ve ses arasındaki bağı arayışından, Len Lye’ın film şeridi üzerine doğrudan çizim yapmasına kadar, her örnekte animasyonun aslında “hareket eden düşünceler” olduğu fikri zihnimde yer etti. Kitap boyunca karşıma çıkan isimlerin hepsi neredeyse mucit gibiydi. Çünkü her biri yalnızca yeni imgeler yaratmıyor, aynı zamanda yeni yöntemler icat ediyordu.
Okurken sık sık durup düşündüm: Biz neden bu filmleri, bu deneyimleri daha çok konuşmuyoruz? Belki de ticari olanın gürültüsü, bu tür kişisel ve deneysel arayışların sesini bastırıyor. Russett ve Starr, işte tam burada sessiz bir adalet sağlıyor: o görünmez filmlerin, küçük atölyelerde ya da laboratuvarlarda üretilmiş o deneylerin aslında modern sanat tarihindeki yerini savunuyor. 5/5

SARI YÜZ – R.F KUANG
Kuang’ın Sarı Yüz’ünde beni çok en etkileyen, hikayenin dünyaya tutulmuş bir projektör gibi parlaması oldu. Bu kitap, tek bir karakterin hatalarına ya da pişmanlıklarına odaklanmaktan çok daha fazlasını yapıyor; edebiyatın, temsilin ve sessizce işleyen güç ilişkilerinin damarlarına iniyor.
Okurken karakterleri anlamak için bağ kurmaya çabalamadım. Zaten Kuang’ın büyüsü de burada: Beni karakterlerin yerine koymaya zorlamıyor. Bunun yerine, yazının ve yayın dünyasının nasıl bir sahip olma oyununa dönüştüğünü bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Kimin sesi duyulur, kimin hikayesi satılır, kim sadece alıntılanır…
Bu sorular hikayenin gerilimini taşıyan asıl damar.
Kuang’in dili, hem akademik keskinlikten uzak hem de kurmaca gücünden beslenen eşsiz bir karışım. Her cümle ölçülü ama sarsıcı. Özellikle edebiyat dünyasının içten içe bildiği ama nadiren bu kadar doğrudan dile getirdiği hiyerarşileri böylesine berrak anlatması, kitabı benim gözümde sadece roman olmaktan çıkarıyor; neredeyse bir manifesto gibi okutturuyor. Bir karakteri sevmekten ya da nefret etmekten çok daha öte bir deneyim: edebiyatın gücünü, etikle ve kimlikle nasıl çarpıştırılabileceğini hatırlatan bir çağrı. 4/5

DELİLİK TAŞI – ALEJANDRA PIZARNIK
Delilik Taşı’nı okurken bir kitapla değil de bir ruhla karşılaştığımı hissettim. Bu satırlar bana, edebiyatın kanayan bir sessizlikten de yapılabileceğini hatırlattı. Pizarnik, acıyı estetikleştirmiyor; aksine acının çıplaklığını ve çaresizliğini en ufak ayrıntısına kadar önümüze koyuyor. Onu okurken kendi içimde sakladığım ve yüzleşmeye cesaret edemediğim tarafların da sesini duydum.
“Delilik Taşı” metaforu sanki hepimizin içinde taşıdığı ama görünmez kılmaya çalıştığı o ağırlığa işaret ediyor. Pizarnik onu saklamıyor aksine eline alıp gösteriyor: işte burada, işte hepimizde olan taş. Onu okuduktan sonra dünya aynı görünmüyor. Çünkü artık biliyorsunuz, kelimeler sadece anlatmaz, aynı zamanda susar. Ve bazen susmak, çığlıktan da gürültülüdür. 5/5
NE İZLEDİM? KÖŞESİ

AKIRA – KATSUHIRO OTOMO
Neo-Tokyo’nun yıkıntıları ekrana düştüğünde nefesimi tuttum. Şehrin gökyüzüne doğru yükselen neon ışıkları ve gökdelenlerin arasındaki duman, bir felaketin ardından yeniden şekillenen bir dünya hissi veriyordu. İlk sahnede Kaneda ve çetesinin motosikletleriyle sokaklarda dolaşması, sadece aksiyon değildi; gençliğin enerjisi, özgürlük arayışı ve kaosun eşiğinde duran bir toplumun küçük bir yansımasıydı. O sahnede, karakterlerin hayatla ve birbirleriyle olan ilişkilerini, şehrin gürültüsü ve hızın içinde çözmeye başladım.
Tetsuo’nun ilk güç belirtileri ortaya çıktığında, karakterin içsel çatışmasını izlemek kalbimi sıkıştırdı. Kendini küçük hissetmenin, güçle ve kontrol edemediği bir yetenekle yüzleşmenin ağırlığını hissedebiliyordum. Her hareketi, her bakışı bir sinyal gibi, hem kendi korkularını hem de şehrin kırılganlığını anlatıyordu. Kaneda’nın arkadaşına olan karışık hisleri, öfke ve kaygının iç içe geçtiği anlar, izleyici olarak beni onun yerine koyuyordu. Hükümetin gizli deneylerinin ortaya çıkmasıyla beraber Tetsuo’nun güçlerinin de kontrolden çıkması, gerilimi doruğa ulaştırdı. Patlayan binalar, sokaklarda yayılan kaos ve çığlıklar, filmi sadece izlemekle kalmayıp yaşanır bir deneyim haline getirdi. 4/5
WORLD OF TOMORROW SERİSİ (DON HERTZFELDT)

WORLD OF TOMORROW
Minimalist animasyonun gücü, sessizlik ve boşlukların yarattığı gerilim ile birleştiğinde, her sahne kendi başına bir küçük evren gibi hissettiriyor. World of Tomorrow da zamanın geçişini, hafızanın kırılganlığını ve insan olmanın özünü sorgulatan bir meditasyon gibiydi. Emily’nin basit çizgilerle ifade edilen dünyası, ilk bakışta sadeydi; ama Emily 2’nin monologları ve anlattığı gelecek, o sadeliğin içinde tarifsiz bir derinlik açığa çıkardı. Emily’nin gözünden dünyayı görmek, hem masumiyetin sıcaklığına hem de geleceğin yalnız ve karmaşık doğasına dokunmak demekti. 4/5

WORLD OF TOMORROW EPISODE TWO: THE BURDEN OF OTHER PEOPLE’S THOUGHTS
Emily’nin dünyasına ilk adım attığımda, geçmişin masumiyeti ve geleceğin karmaşıklığı arasında bir köprü kurulduğunu hissettim. İlk filmde, Emily 2’nin geleceği ve insan bilincinin sınırları bir keşif yolculuğu gibiydi; Episode Two’da ise bu yolculuk daha kişisel ve duygusal bir hal alıyor. Emily’nin bakışları artık yalnızca meraklı değil; başkalarının düşüncelerinin ağırlığını ve seçimlerin yükünü taşıyan bir bilinçle harmanlanmıştı. İzlerken, ilk filmdeki felsefi sorgulamanın yerini, insan ilişkilerinin kırılganlığı ve empati duygusu aldı.
Konuşmalar, monologlar ve kısa diyaloglar, sadece bilgi aktarmaktan da öte hafızaların taşınması, duyguların aktarılması ve başkalarının yüklerini taşımanın ağırlığını hissettiriyor. İlk filmdeki geniş felsefi çerçeve, burada daha yoğun bir duygusal mercekten izleniyor. Episode Two, ilk filme göre daha derin ve kişisel bir bakış sunuyor. İlk film, zaman, hafıza ve bilinç üzerine geniş bir felsefi yolculuk iken, bu devam filmi ise insan bağlantıları, başkalarının yükleri ve duygusal derinlikler üzerine yoğunlaşıyor. 5/5

WORLD OF TOMORROW EPISODE THREE: THE ABSENT DESTINATIONS OF DAVID PRIME
David Prime’ın evrenine girişte, zamanın ve hafızanın katmanları birbirine karıştı. İlk iki filmde Emily’nin masumiyeti ve geleceğin karmaşıklığıyla tanışırken, üçüncü bölümde ise David’in kayıp anıları ve kaçırılmış fırsatlarının ağırlığı bizleri selamlıyor. David’in farklı zaman ve alternatif yaşam yollarına yolculuğu, her sahnede bir başka evrene açılıyor. Minimalist çizimlerin içinde, karakterin eksik kalan anıları ve hayatının yolları bir yapboz gibi seriliyor. David’in monologları, bazen derin bir melankoliyle, bazen de hafif bir mizahla çarpıyor. Geçmişin ağırlığı ve geleceğin belirsizliği arasında gidip gelirken, karakterin düşünceleri zihnimde dönüp duruyordu. David’in alternatif bir hayatın parçası olarak deneyimlediği küçük anlar, her an karakterin yanında yürüyormuş gibi hissettiriyordu. 4/5

IT’S NEVER OVER, JEFF BUCKLEY – AMY J. BERG
Jeff Buckley’nin hayatına dair bu belgeseli izlerken, kalbimin bir köşesi onun müziğiyle birlikte atıyordu. Onun sesi, ekrandan taşarak odama doluyor, her notada bir hüzün, bir umut ve derin bir özlem bırakıyordu. Film ilerledikçe, Jeff’in hayatının kırılgan yanları ortaya çıkıyor; annesi Mary Guibert ile ilişkisi, müzik dünyasının sert gerçekleri, kaybedilen dostluklar ve aşkları… Bütün bunları izlerken gözlerim doldu; özellikle sesli mesajlarını dinlediğimde, bir insanın hem bu kadar kırılgan hem de bu kadar güçlü olabileceğini gördüm. Onun müziği sadece şarkı değil, yaşamının aynası gibiydi. Ekranda gördüğüm her eski fotoğraf, her arşiv görüntüsü, Jeff’in kısa hayatının yoğunluğunu hissettiriyordu.
Belgesel onu sadece bir şarkıcı olarak değil bir insan olarak önümüze koyuyor. David Bowie’den tutun, Thom Yorke’a, oradan Aimee Mann’a kadar birçok isim onun müziğinden ilham alıyor. Ama en etkileyici olanı, Jeff’in kendi sesinden gelen notlar ve özel anılar. Keşke yaşasaydı diye iç çeke çeke ağlayarak filmin sonunu getirdim. 4/5

COHERENCE – JAMES WARD BYRKIT
Coherence’ta kendimi tamamen başka bir evrende hissettim. Başlangıçta her şey sadece bir akşam yemeği, sıradan sohbetler gibi gözükse de kuyruklu yıldızın geçişiyle her şey altüst oldu ve ben koltuğumda nefesimi tutarak izledim. James Ward Byrkit’in bu düşük bütçeli ama zekice kurgulanmış filmi, gerilimi ve bilinmezliği öyle bir şekilde yansıtıyor ki her sahnede kalbim hızla çarpıyordu. Her sahne, her bakış, her diyalog artık sadece bir sohbet değil; potansiyel bir kararın, başka bir evrenin, başka bir olasılığın kapısını aralıyordu.
Sofia’nın, Kevin’ın, Em’in ve diğerlerinin her hareketi, her belirsiz tepkisi beni tedirgin etti. Kimi zaman kendi kararlarımı sorguladım, “ya ben olsaydım ne yapardım?” diye düşündüm. Film sadece paralel evrenleri anlatmıyor. İnsanın kendi kimliği, seçimleri ve ilişkileri üzerine derin bir bakış sunuyor. Film, zihnimde bir fırtına gibi esti ve izlediğimden beri kendi hayatımı ve ilişkilerimi farklı bir mercekten görmeye devam ediyorum. 4.5/5

WEAPONS – ZACH CREGGER
Zach Cregger, basit bir kaybolma hikayesini öyle bir karmaşa ve gerilimle örmüş ki izlerken kendimi bir labirentin içinde hapsolmuş gibi hissettim. Hikaye, farklı karakterlerin gözünden, zaman zaman geriye dönük kesitlerle anlatılıyor. Bu anlatım biçimi hem kafa karıştırıyor hem de sürekli merak ettiriyor. Her sahne, başka bir olasılık, başka bir gizem kapısını aralıyor. Aunt Gladys’in varlığı, ekranda yalnızca bir antagonist değil, gölge gibi peşimizi süren bir gizem, bir tehdit hissi yaratıyor. Onun bakışlarında, geçmişin karanlığı ve çözülmemiş sırlar var. Bu, filmi sadece gerilim değil, aynı zamanda psikolojik bir dolambaç haline getiriyor. Aunt Gladys’in gölgesi hala zihnimde, Alex’in çaresizliği hala kalbimde ve kasabanın sessiz sokakları ise hala gözümün önünde. Weapons, zekice kurgulanmış, ürpertici, büyüleyici ve düşündürücü bir yolculuk. 3.5/5

MADAME – HALİT REFİĞ
Bu filmde içime işleyen en derin duygu yalnızlıktı. Yıldız Kenter’in o dillere destan oyunculuğu sayesinde Olcay Hanım sanki ekran karşısında değil de yanımda yaşıyordu. Onun sessizce kedisiyle yaptığı konuşmalarda, ölümü kabullenmeye çalışırken bile gururunu koruyan tavrında gözlerim doldu. Bir insanın ömrünün son anlarında arkasında bırakacağı en büyük kaygısının “onu kim sevecek?” sorusuna indirgenmesi… İşte o an hayatın bütün ağırlığı üstüme çöktü.
Film, ölmek üzere olan bir kadının hikayesinden çok İstanbul’a yazılmış bir ağıt mektubu gibiydi. Sokakların değişmiş hali, eski dostlukların yitip gitmesi, komşulukların birer birer yok oluşu… Olcay Hanım’ın yalnızlığı, aslında koca bir şehrin yalnızlığıydı. Hanım, içimde yankılanan derin hüzün, unutmanın imkansız olduğu bir hatırlatma oldu. Yaşamak, bazen sadece ardında sana ait bir sıcaklık bırakabilmek demek. 5/5

YOUR NAME – MAKOTO SHINKAI
Makoto Shinkai’nin o büyülü dünyasına adım atar atmaz, sıradan bir aşk hikayesiyle karşılaşmayacağımı hissettim. Film, ruhların birbirine dokunduğu, zamanın ve mekanın sınırlarını kırdığı bir deneyim sundu bana. İzlerken kalbim hem hızlandı hem de ağırlaştı. Sanki karakterlerin içindeki özlemler benim içime de taşmış gibiydi.
Film boyunca sanki görünmez bir ip vardı, beni Mitsuha ile Taki’nin arasına bağlayan. Onların şaşkınlığı, coşkusu, özlemi, hatta kayıpları bana da bulaştı. Bir yabancının el yazısıyla günlüğüme notlar bıraktığını, uyanınca o izleri bulduğumu hayal ettim. Film bana hayatın ne kadar kırılgan olduğunu ama aynı zamanda tesadüflerin nasıl mucizeye dönüşebileceğini hatırlattı. Your Name’i sevmek, kendi içimde kaybolan parçaları bulmuş bir insan olarak hissettiğim bir şey. Gökyüzüne bakarken artık sadece yıldızları değil, birbirini arayan ruhların ışığını görüyorum. 4/5

THE GARDEN OF WORDS – MAKOTO SHINKAI
Sessiz bir yağmurun içine düşmüşüm hissini veren The Garden of Words, Makoto Shinkai’nin şiirsel işlerinden biri. Çünkü diyaloglardan çok suskunluk konuşuyor bu filmde. O yağmur damlalarının kaldırım taşlarına vurduğu anlarda, aslında iki insanın kalbine dokunan titreşimleri duyuyorsunuz. Shinkai’nin doğaya verdiği önem bu filmde çok net hissediliyor. Ama hikayeye gelince, biraz mesafeli hissettim. Karakterlerin buluşmaları ve aralarındaki bağ samimi gelse de, kısa süresi yüzünden her şeyin biraz hızlı ve eksik geçtiğini düşündüm. Yine de Takao ile Yukino’nun aynı yağmur altında paylaştıkları sessizlikler bana dokundu. Büyük bir olay yaşanmıyor belki ama o sessizliklerde bile bir duygunun, bir yalnızlığın paylaşıldığını görmek güzeldi. Yaş farkı ya da imkansızlıklar filmi biraz daha farklı kılıyor. 3/5

FATE – NADİM GÜÇ
Hikayenin niyetini sevdim ama beni bütünüyle içine alamadı. Sultan karakterinin yalnızlığı, kendi ayakları üzerinde durma çabası çok değerliydi. Nur Sürer’in oyunculuğu zaten filmi taşıyan en güçlü yanıydı. Onun bakışlarında ve sesinde gerçek bir hayat kırıntısı vardı. Ama anlatım bana biraz dağınık geldi, bazı sahneler uzun sürerken duygunun yoğunlaşması gereken yerlerde eksiklik hissettim. Toplumsal baskıyı, geleneklerin ağırlığını ve kadınların direncini işleyişi samimi olsa da, yer yer mesajın çok doğrudan verilmesi bende etkiyi azalttı. Yani izlerken düşündüm ama derinden sarsılmadım. Mizahla dramın yan yana getirildiği anlarda da denge tam oturmamış gibiydi. Yine de Sultan’ın hikayesinde umutlu bir taraf vardı. Özellikle çevresindeki kadınlara cesaret vermesi hoşuma gitti. Benim için çok unutulmaz bir film olmadı ama üzerinde düşünmeye, konuşmaya değer tarafları kesinlikle var. 2.5/5

HOT MILK – REBECCA LENKIEWICZ
Filme başlamadan önce heyecanlıydım. Çünkü gerek konusu, gerek oyuncuların kalitesi adeta beni izle diye bağırıyordu. Fakat izlerken kendimi bir türlü tamamen içine kaptırmış hissetmedim. Fiona Shaw ve Emma Mackey’in performansları gerçekten güçlüydü. Özellikle Shaw’ın Rose karakterindeki kırılganlığı ve Mackey’in Sofia’daki kararsızlık hissini takdir ettim. Hikaye derin temalar içeriyor: annelik, kimlik, cinsellik, özgürlük… ama anlatımda o derinliği hissetmek zor oldu. Bazen sahneler çok yavaş ilerliyor, bazen de karakterlerin motivasyonları net değil. Ingrid ile Sofia arasındaki bağın gelişimi bana fazla üstünkörü geldi. Duygusal yoğunluğu hissetmek isterdim ama bir türlü tam oturmadı. 2/5

OVER THE GARDEN WALL – NATE CASH (MİNİ DİZİ)
Bu mini diziye başladığım ilk andan itibaren sanki zamanın ve mekanın sınırlarının silindiği bir kapıdan içeri adım atmış gibi hissettim desem yalan olmaz. Wirt ve Greg’in kaybolduğu ilk an, içimde hem bir merak kıpırtısı hem de tatlı bir hüzün yarattı. Sanki çocukluğumun unutulmuş köşelerinden bir anı fısıldıyordu bana. Kardeşlerin birbirine duyduğu sessiz bağ, Greg’in ışıl ışıl neşesi ile Wirt’ün çekingen, düşünceli bakışları arasında zarif bir dans gibi ilerliyordu. Her bölüm, beni başka bir masala taşıdı. Tuhaf ve büyülü karakterler, eski kitaplarda ve unutulmuş çizgi romanlarda gördüğüm fantazi dünyalarını hatırlattı. Konuşan kuş Beatrice, ormanın gizemli gölgeleri arasında bir rehber gibi parlıyordu. Her adımda yeni bir sürpriz, her karşılaşmada yeni bir hayranlık doğuyordu. Her şey öylesine içtendi ki izlerken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile. Bölüm sonlarında hala aklımda o küçük detaylar, fısıldayan yapraklar ve melodiler dönüyordu, sanki orman hala etrafımı sarıyor gibiydi. 5/5

