Merhaba herkese. Bu ay sinefil yanımı fazlasıyla beslediğim bir ay oldu. Henüz malum yerlere düşmediği için 2025 filmlerini izleyemediğim için kalbim buruk. Ama onun yerine birbirinden farklı genrelardaki filmlerimle huzur buldum diyebilirim.
NE OKUDUM? KÖŞESİ

Lispector’ı okumak, bir varlığın nefes alışverişine tanık olmak gibi hissettiriyor her zaman. Sayfalar ilerledikçe, her bir satır kimi zaman bir dua, kimi zaman bir çığlık, kimi zaman da sessizlik kadar keskin, canlı bir şeye dönüşüyor. Yazmak ile yaşamak, yaratmak ile yok olmak arasındaki o belirsiz çizgide atılmış adımların toplamı olan Bir Hayat Nefesi, edebiyatın sınırlarında dolaşan bir iç yolculuk görevi görüyor.
Kitapta iki ses hakim: Lispector ve onun yarattığı Angela Pralini adındaki karakter. Bu iki ses, metin ilerledikçe birbirine karışıyor. Bir noktadan sonra artık yazar mı konuşuyor yoksa Angela mı çözemiyor, artık sadece varoluşun kendisine odaklanıyorsunuz. Esasında bu gelgitli belirsizlik Lispector’ın bütün edebiyatının özü niteliğinde. Bir Hayat Nefesi de bu çözülmenin son halkası. Sanki Lispector kendi benliğini sözcüklerin arasına bırakıyor; yavaş yavaş siliniyor ama her cümlede daha da belirginleşiyor. Belki de esas amacı, “ben”in nerede bittiğini, “öteki”nin nerede başladığını anlamanın imkansızlığını göstermektedir.
Burada hikaye anlatmıyor, adeta hikayeyi ortadan kaldırıyor. Olay örgüsü yerine nefes var. Her cümle bir soluk alıyor, sonra duruyor, sonra tekrar başlıyor. Dilin ritmiyle kalp atışının ritmi aynı yere denk geliyor.
Düşünsel bir yakıcılık olduğu kadar duyusal olarak da yakıcı bir kitap Bir Hayat Nefesi. Clarice’in hastalığının gölgesinde yazdığı satırlar korku taşımıyor. Tam tersine, ölümün kendisiyle barışmış bir bilgelik hissi var. Onun için yazmak, Tanrı’yla konuşmak kadar yalnız bir şeydi; ama aynı zamanda yalnızlığın içindeki tek sıcaklıktı. 5/5.

WHY THIS WORLD: A BIOGRAPHY OF CLARICE LISPECTOR – BENJAMIN MOSER
Lispector’ı Brezilya’nın Virginia Woolf’u olarak adlandıran Benjamin Moser, yaşam öyküsü ortaya sunmaktan çok bir ruha yaklaşma cesareti gösteriyor bu kitapta. Kimi okurlar için Lispector hep ulaşılmaz görünür. Sözcükleri bir labirenti andırır; her romanında farklı bir zihin aynasının içine girer ve okuru da kendisiyle birlikte kaybeder. Why This World’de Moser, o aynaların arkasına bakıyor. Bunu yargılamak ya da çözmek için yapmıyor, sadece bakabilmek için. Ona yaklaşmanın en sakin ve tek yolunun bu olduğunu düşünüyor belki de.
Lispector’ın hayatını bir bedenden ibaret hale getiriyor. Pogromlardan kaçan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen küçük kızın, yazıyla kendine bir yer arayışını, sonra o yazının içinde kayboluşunu görmek insana tuhaf bir hüzün bırakıyor. Moser’ın anlatımında Lispector sadece Brezilya’nın en büyük yazarlarından birisi değil, çok daha fazlası. O, dünyanın üzerinde hala yankısı süren bir yalnızlık sesi. Moser, Lispector’ın kırılganlığını bir ışık kaynağı gibi gösteriyor. Onu hassas, meraklı ve neredeyse şefkatli gözle bir simgeye dönüştürmeden seviyor. Lispector’ın edebiyatının soyutluluğu bir anda insani bir sıcaklığa bürünüyor. “Clarice tanımlanmaz” diyor bir yerde Moser, “çünkü o tanımlanmayı reddeder.” Gerçekten de öyle. Onu anlamaya çalıştıkça hep biraz daha uzaklaşıyor insan. Bu uzaklaşma hali olumsuz anlamda değil, Lispector’ın gizemiyle kendine özel bir yazar olmasından kaynaklanıyor. Onun dil öncesi bir noktadan konuşma arzusu, sanki içimizde bir boşluğu harekete geçiriyor. Ve Moser bu boşluğu tanıyor, ondan korkmuyor. 5/5.

KEŞKE BUGÜN KENDİMLE KARŞILAŞMASAYDIM – HERTA MÜLLER
Herta Müller’in bu romanı, insanın kendi zihninde hapsolmanın nasıl bir sessizlik olduğunu anlatıyor. Tramvayla işe giden bir kadının düşünceleri, sıradan bir yolculuğu içsel bir çöküşe dönüştürüyor. Cümleler kısa ama boğucu, imgeler keskin; her biri baskı altındaki bir hayatın seslenişi gibi. Müller’in dili, sıkışmışlık duygusuyla okuru romanın kalbine çekiyor.
Romanın büyük bir kısmı tramvayda geçiyor; ama aslında hiçbir yere gidilmiyor. Kadın karakter bir yolculukta değil, bir hatırlama halinde. Her durakta biraz daha geçmişine saplanıyor, bir kelimenin içinden travma kendisini gösteriyor. Devlet baskısı, bir kadının ruhsal çöküşüyle iç içe geçmiş. Hiçbir şey doğrudan söylenmiyor ama her şey hissediliyor. Sessizliğin, korkunun, içe kapanmanın diliyle yazılmış bir roman bu. Güzelliğini hikayesinden değil de cesaretinden alıyor. Bazen uzaklaştırıyor, bazen içine çekiyor ama sonunda hep aynı cümlede buluşuyorsun: “Keşke bugün kendimle karşılaşmasaydım” Ve o an, insanın kendisiyle yüzleşmekten ne kadar korktuğunu acı bir şekilde anlıyorsun. 3/5.
NE İZLEDİM? KÖŞESİ

7 WALKS WITH MARK BROWN – PIERRE CRETON & VINCENT BARRE
Paleobotanist Mark Brown eşliğinde, Normandiya’nın Pays de Caux bölgesinde yedi ayrı yürüyüş gerçekleştirerek, bölgeye özgü bitkilerin izinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Bir buçuk saat boyunca toprağın sesini dinliyoruz. Yürüyüş boyunca hiçbir şey olmaz ama her şey hissedilir. Rüzgar, taş, yosun, kök ve çiçek hepsi kendi dilinde konuşur. Mark Brown’un sesi bir dostun fısıltısı gibi doğayla konuşmanın nasıl bir şefkat gerektirdiğini hatırlatır. Filmde zaman yavaşlar, bakış genişler. Sanki kamera bile nefes almayı, fotosentez yapmayı öğrenir. Her bir adım anıya, her yaprak bir duygunun izine dönüşür. 4/5.

SIDEWALLS – GUSTAVO TARETTO
Bu film bana şehirde yürürken bir vitrin camında kendi yansımamı görmüşüm gibi hissettirdi. Gustavo Taretto’nun Buenos Aires’in gri cepheleri arasına sıkışmış iki insanı anlattığı bu hikaye, yalnızlığın mimarisini çıkarıyor karşımıza. Kentin mimarisiyle modern insanın iç mimarisini birbirine geçiriyor.
Filmin adı “Sidewalls” yani “binaların iki yanını ayıran, penceresiz duvarlar.” Bu kavram, yalnızca kentsel bir detay değil; filmdeki karakterlerin içsel durumunun da bir alegorisi. Her biri kendi duvarının ardında, görünmez pencerelerden dışarıyı izliyor. İnternet bağlantıları, ekranlar ve dijital temsiller çağında bile gerçek temas, hep bir duvar ötede kalıyor. Mariana ve Martin aynı mahallede, hatta neredeyse yan yana yaşıyorlar. Fakat birbirlerinin varlığından habersizler. Aralarındaki mesafe sokaklarla olduğu kadar ruhsal mimarinin labirentleriyle de örülmüş. Taretto, bu iki karakteri anlatırken şehri bir zihin gibi kuruyor.
Filmin bana dokunan kısımlarını saymakla bitmez ama en etkileyici olanı eski sevgilisinin travması yüzünden asansöre binmekten korkan Mariana’nın Martin’i gördüğünde binmesi oldu. Bu sahne sanki bütün sessizliği yırtan bir umut gibi hissettirdi. Çünkü burada umut, dışarıdan gelen bir kurtarıcı değil; başka bir insanın varlığının içimizde uyandırdığı iyileşme dürtüsü. Asansör burada dikey bir hareketten çok ruhsal bir yükselişi temsil ediyor. Bir de ikisinin kendine çekidüzen verdiği sahneler var. Saçını düzeltmek, evi toplamak, aynaya biraz daha uzun bakmak… Bunlar küçük ama derin jestler. Taretto’nun kamerası bu anları büyütmeden, neredeyse belgesele yakın bir sadelikle anlatıyor. Çünkü iyileşme bazen sessizdir. Bir sabah yatağını toplamak kadar sıradan ama bir o kadar da devrimcidir.
Filmin sonunda Mariana ve Martín’in yolları kesiştiğinde, şehir değişmez, duvarlar hala yerindedir. Ama artık iki ışık aynı anda yanmaktadır. Ve umut sessizce kendi ağlarını yeniden örmeye başlar. Taretto, modern yalnızlığı melodrama düşmeden anlatırken şehri hem hapishane hem de kalp gibi gösterir. En nihayetinde, bazen bir yabancının gölgesi yıllardır kapalı duran bir kapıyı açmaya yeter. 5/5.

ONE BATTLE AFTER ANOTHER – PAUL THOMAS ANDERSON
Paul Thomas Anderson, One Battle After Another’da yine insanın iç çatışmalarını, görünmeyen yaralarını anlatıyor ama bu kez daha çıplak, daha sükunetli bir biçimde. Film, bir zamanların idealisti Bob Ferguson’ın (Leonardo DiCaprio) geçmişle hesaplaşmasını anlatırken, aslında hepimizin hayatında bir yerde yarım kalan o “mücadeleye” dokunuyor.
Anderson’ın kamerası her zamanki gibi sabırlı; hikayeyi değil, duygunun katmanlarını izliyoruz. Bir bakışın içinde hem pişmanlık hem direnç var. Görüntülerdeki sadelik, filmin derinliğini daha da artırıyor. Işık, rüzgar, yüz ifadeleri birer cümleye dönüşüyor adeta.
DiCaprio ise burada kariyerinin en olgun performanslarından birini veriyor. Sözlerden çok sessizlikle konuşan bir karakter yaratmış; yorgun ama hala tutunan bir kişinin sureti gibi. İnsanın kendi geçmişini taşımanın ağırlığını öyle incelikli bir şekilde gösteriyor ki, karakterle arandaki mesafe hemen kayboluyor. Kamera bazen onun yüzünde birkaç saniye fazla kalıyor, bazen uzaklaşıyor; o mesafeyle birlikte izleyiciye bir alan açıyor.
One Battle After Another, geçmişin yüküyle bugünün karmaşasını yan yana koyarken bize şunu fısıldıyor: insanın verdiği en büyük savaş, dışarıda değil, kendi içinde. Film bu düşünceyi büyük laflarla değil, küçük jestlerle, bakışlarla, sessizliklerle anlatıyor. Ve belki de en çok bu yüzden bu kadar etkileyici. 4.5/5.

DRIFT – HELENA WITTMANN
Bazı filmler, hikaye anlatmak için acele etmez. Drift, böyle bir film. Denizin ritmini, bir nefesin süresini, bir insanın dalgalar karşısındaki küçüklüğünü sabırla izleyen bir deneyim. Helena Wittmann’ın kamerası, iki kadının birlikte geçirdiği kısa bir tatilin ardından, birinin okyanusa, diğerinin karaya savrulmasını izlerken aslında hiç konuşmadan çok şey söyler.
Film, görüntülerin hafızasına güvenir. Diyalogların etkisi yok denecek kadar azdır. Bütün her şey bir tür bilinç akışı gibi akar. Wittmann, insanın iç dünyasını dalgaların hareketinde, suyun içinde kaybolan seslerde arar. Ve bu arayışta zamanın çizgisel olmadığını, tıpkı deniz gibi geri çekilip yeniden geldiğini hissettirir.
Drift, izleyicisini anlatının dışına çıkaran, görüntünün kendisini bir dil gibi konuşmaya davet eder. Bir noktadan sonra karakterleri unutur, yalnızca suyun devinimine, rüzgarın yönüne, gecenin karanlığına odaklanırsın. Helena Wittmann’ın sineması, sabır ve dikkat gerektiriyor. Ama bu sabır karşılığında izleyiciye sıradan bir duygusal tatmin değil, çok daha sessiz bir farkındalık sunuyor. Hiçbir yere varmadan da derin bir yolculuğun mümkün olduğunu hatırlatıyor. 4/5.

MR. SCORSESE – REBECCA MILLER
Bu beş bölümlük belgesel, sinemanın kendine bakma biçiminin farklı bir varyasyonu gibi. Miller, Martin Scorsese’nin yaşamına yönelirken, bir yandan da sinemanın neden hala yaşadığını ve neden hala ona ihtiyaç duyduğumuzu soruyor. Büyük yönetmenlerle dolu bir tarihte Scorsese’yi ikonlaştırmadan, sinemayı nefes alan bir organizma gibi hisseden bir insan olarak gösteriyor.
Miller hayranlık ceketini bir kenara asıyor ve bir tanığın kamerası olarak Scorsese’nin karşısında var oluyor. Radikal bir dinleme pratiğiyle kurulmuş röportajlar, sinemanın içindeki sessizliği de duymamızı sağlıyor. Bronx’un dar sokaklarında, kilise çanlarının gölgesinde bir sinema dilinin nasıl doğduğunu izliyoruz. Miller’ın buradaki esas amacı filmografik kronoloji değil, Scorsese’nin neden sinema yaptığını anlamak.
Arşiv görüntüleriyle bugünü yan yana getiren kurgu, zamanın bir daire olduğunu hissettiriyor. Scorsese konuşurken, arka planda eski film setlerinin görüntüleri beliriyor. Taxi Driver’ın setindeki kalabalık, Raging Bull’un ring ışıkları, Silence’ın sessiz doğası. Bu kesitlerde, bir yönetmenin ömrüne dokunuyor gibi hissettiriyor.
Mr. Scorsese, “büyük yönetmen” mitine teslim olmadan, bir sanatçının yaşlanmasını, üretme arzusunu ve zamanla barışma çabasını anlatıyor. Scorsese artık bir film yapmıyor sanki; her konuşması, her duraklaması bir sahneye dönüşüyor. Rebecca Miller ise bu sahneleri yargılamadan, yönlendirmeden, sadece tanık olarak titizlikle bir araya getiriyor.
Çok yaşa Scorsese! 4/5.

PRECARIOUS GARDEN – ERNIE GEHR
Görünenin ardındaki titreşimi, ışığın kendi varlığını fark ettiği anı kaydediyor Ernie Gehr. Film boyunca kamera doğa ile eşzamanlı olarak nefes alır. Bu yüzden Gehr’in bahçesi tehlikelidir çünkü orada ne rüzgar, ne yaprak, ne de zaman sabittir. Işık patlamaları, kadrajın titremesiyle beraber renklerin birbirine nüfuz etmesi teknik aksaklık değil, tam tersine Gehr’in “dünya bir kayıt hatasıdır” cümlesinin görsel karşılığıdır. Neredeyse yok olacak kadar narin bir sinema kurar. O bahçede zaman çöker, görüntü dağılır ama insanın görme arzusu elde kalan tek şeydir. 4/5.

LAKE MUNGO – JOEL ANDERSON
Joel Anderson’ın Lake Mungo’su, korku sinemasının alışkanlıklarını kıran, ölümün etrafında dönüp duran bir sessizlik filmi. Bir ailenin kızlarını – Alice Palmer’ı – kaybetmesinin ardından çekilen sözde-belgesel, ölüme dair bir “gizem çözme” hikayesi gibi başlıyor ama aslında yaşamanın devam edişine dair bir yas anlatısına dönüşüyor. Film, ürkütücülüğünün yanında sessizliğiyle de rahatsız ediyor.
Lake Mungo, tür olarak bir “mockumentary” gibi görünse de, o belgesel soğukluğu içinde duygusal olarak derin bir sarsıntı yaratıyor. Arşiv görüntüleri, röportajlar ve yer yer görüntünün bulanık olması, bir kaybı anlamlandırmaya çalışan insanların çaresizliğini gösteriyor.
Anderson hayalet temasını korku unsuru olmaktan çıkarıp unutmanın mümkün olduğunu hatırlatmak için kullanıyor. Yas, bir evin duvarlarına, bir gölün yüzeyine, bir kameranın merceğine yavaş yavaş sızıyor. 3.5/5.

SINISTER – SCOTT DERRICKSON
Korku sinemasının ezberini bozan bir film değil belki, ama bildiğimiz korkunun nasıl çalıştığını yeniden hatırlatan bir yapım. Film, bir evde bulunan gizemli kasetler hikayesi gibi başlıyor, ama kısa sürede bunun gerilim olduğu kadar bir görme biçimi meselesi olduğunu fark ediyoruz. İzlemek burada bir lanete dahil olmak anlamına geliyor.
Ethan Hawke’ın canlandırdığı yazar Ellison Oswalt, kariyerini yeniden canlandırmak isterken ailesini yavaş yavaş karanlığın içine sürüklüyor. Onun oburluğa varan merakı, gerçekliği kontrol etme takıntısını açığa çıkarıyor. Ve Derrickson bu takıntıyı, Super 8 görüntülerindeki bozulmalar, sessizliğin içindeki çıtırtılar, karanlığın sınırında belirip kaybolan figürler ile beraber biçimle de anlatıyor. İzleyiciyi Ellison’ın zihnine sabitliyor.
Derrickson’ın en büyük başarısı, bu doğaüstü unsurları klişe bir formüle dönüştürmeden, süreklilik hissi yaratmasında yatıyor. Ev sessizken bile film gürültülü; çünkü her sahnede bir şeyin duyulmadığı, ama hissedildiği bir boşluk var. 3/5.

NUN OR NEVER! – HETA JAALINOJA
Film, bir manastırda yaşayan ve dış dünya ile hemen hemen bağı olmayan bir grup rahibenin yaşadığı “birlik” ve “uyum” hâlinden yola çıkıyor. Manastırın soğuk düzeninde geçen hikaye, bir rahibenin yerin altından çıkan bir erkekle karşılaşmasıyla çatlıyor. Bu karşılaşma, bastırılmış arzuların ve kişisel ritmin yeniden doğuşunun sembolü gibi.
Jaalinoja’nın animasyon dili, çizgisel sadeliğiyle şaşırtıcı bir şekilde yoğun. Her karede manastırın tekdüze halini keskin bir biçimde hissediyoruz. Fakat bu ritim bir anlığına bozuluyor ve toplulukla birey arasındaki sınır silikleşiyor. Kelimelere başvurmadan arzunun, utancın ve özgürleşme isteğinin beden hareketlerinde nasıl görünür hale geldiğini anlatıyor. Nun or Never! kısa süresi içinde bir iç patlamanın yarattığı “kendine dönme” hâlinin izini sürüyor. 3/5.

IN HIS FORTRESS – YASEMİN DEMİRCİ
Kapı kolları, çekmeceler, masa örtüleri, dolapların derinliği… her biri bir sesi, bir kokuyu, bir geçmişi saklar. Yasemin Demirci’nin In His Fortress filmi tam da bu suskun hafızanın kapısını aralıyor. Babasının ölümünün ardından onun evine dönen genç bir kadının hikayesine odaklanıyor.
Demirci, ölüm ve mekan arasındaki ilişkiyi “kale” metaforu üzerinden kuruyor. Kale hem korunaklı hem de kapalı bir yapı; tıpkı yas tutan bir zihin gibi. Bu metafor, hem babanın otoritesini hem de karakterin bu otoriteyle sessiz mücadelesini taşıyor. Nezaket Erden, filme neredeyse somut bir gerçeklik duygusu kazandırıyor. Yüzündeki hareketsizlik, geçmişin tamamının ağırlığını taşıyor sanki. Babasının eşyalarına dokundukça, kendi kimliğinin üzerindeki katmanlar da yavaş yavaş soyuluyor.
Filmde en dikkat çekici olan, yasın hiçbir anında teatral bir biçime bürünmemesi. Karakter ne ağlıyor ne de haykırıyor; sadece bakıyor. O bakışın içinde hem kişisel bir kaybın yankısı hem de kadın olmanın sessiz yükü var. 3/5.

TEREDDÜT ÇİZGİSİ – SELMAN NACAR
Film, teorik olarak ilgi çekici bir fikirden doğuyor: bir kadının, hukuk bürosunda geçen günlerinin içinde, mesleki ve kişisel seçimleri arasında sıkışmasını izlemek. Ama uygulamada, film ne düşündürdüğü kadar düşündürüyor, ne hissettirdiği kadar hissettiriyor.
Canan, mahkeme salonundan annesinin hastane odasına taşınırken tek başına yükünü taşımaya çalışıyor ama kamera onun bu içsel mücadelesini çoğu zaman gözlemci olarak sunmakla yetiniyor. İzleyiciye bağ kurma şansı vermiyor.
Nacar’ın hukuk ve etik temalarıyla oynama çabası, filmin evrensel sorunlara değinme niyetini gösteriyor. Fakat bu çaba, film boyunca seyirciye net bir duygu veya sorgulama sunmuyor. Kadın karakterin patriyarka ve iş dünyası içinde mücadele ettiği fikri güçlü, ama işlenişi yüzeysel kalıyor. 2/5.

DAHMER – MONSTER: THE JEFFREY DAHMER STORY (DİZİ SERİSİ)
Bu diziyi uzun zamandır izlemeyi erteliyordum. Herkes bahsettiği için mi bilmem içimdeki heyecan bir şekilde sönmüştü. Halbuki true crime hikayelerine bayılan bir insan olarak gerçekten ilgimi çekeceğinden de emindim. Öncelikle kurban ailelerinden izinsiz çekildiğine dair bir bilgim yoktu, bilseydim bu sezonu atlayabilirdim belki. Bu kadar ertelemeye daha fazla dayanamadım ve bir gün erkek arkadaşımın bir bölüm bakalım ne olacak demesiyle başladık ve bir solukta bitirdik.
Dahmer’ı izlemek, bir suçun değil, bir toplumun anatomisini izlemekti benim için. Bana kalırsa tipik bir true crime hikayesi değil. Evet ortada korkunç bir seri katil var, kötülüğü zaten yadsınamaz bir gerçek. Ama dizi sanki onun hikayesinden çok bizim bakışımıza odaklanıyor gibi hissettiriyor. Evan Peters’ın Dahmer’ı içi boşalmış bir sessizlik gibi. Onu izlerken sadece nasıl yapabildiğini değil, nasıl kimsenin fark etmediğini düşünüyor insan. Bu sessizlik bence dizinin en rahatsız edici kısmı. Çünkü orada bir toplumun büyük ihmali, bütün ilgisizliği yüze vuruyor.
Kameranın kurbanların yüzünde tutulması insanın gözlerini kaçırmasına izin vermiyor. Her bölüm biraz daha daralıyor, biraz daha sıkışıyorsun. Bütün o soluk sarı tonlar, klostrofobik odalar, neredeyse hiç duyulmayan müzik… Hepsi bir çeşit vicdan odası gibi. Kendini sadece “izleyici” olarak hissedemiyorsun artık. 3.5/5.

