Bu ay ruhsal iniş çıkışlarının hat safhada olduğu ve kendimi bulmakta çok zorlandığım bir aydı. Kendimi mutlu etmek adına filmlerime sarıldım, kitaplara dikkatimi verebildiğim kadarıyla odaklanabildim. Umarım aralık hepimiz için daha iyi olacak!
NE OKUDUM? KÖŞESİ

IN ON THE KILL TAKER – JOE GROSS
Joe Gross’un Fugazi’ye yazdığı bir biyografiden çok daha ötesi bu. Grubun nasıl bir etik, duruş ve hatta yaşama biçimi yarattığının anlatısı. Albümün ardındaki süreçleri aktarırken sadece stüdyo odalarının terli atmosferine değil, grubun ruhuna da nüfuz ediyor. In on the Kill Taker’ın kaydediliş sürecini anlatırken, albümün taşıdığı tekinsiz enerjiyi satır aralarında yeniden yaşatıyor. Sanki Fugazi’nin o kendine özgü ve beklenmedik patlamalarla dolu sesini kelimelerle yeniden bestelemiş gibi. Grup içinde zaman zaman ortaya çıkan gerginlikleri, üretim sancılarını ve doğru hamleyi bulma çabasını oldukça güzel bir noktadan aktarıyor. Fugazi’nin politikasını slogana indirmeden, romantikleştirmeden ama aynı zamanda önemini küçültmeden ele alıyor. Düşük bilet fiyatlarından bağımsız müzik yapma arzusuna, sahici bir etik nasıl inşa edilir sorusuna kadar her şey harika bir düzlemde aktarılıyor. 5/5.

ÇOCUKLUK EDEBİYATI – ALEJANDRO ZAMBRA
Zambra okumanın iyileştirici bir yanı hep var. Bu kitapta da sanki büyümenin bütün ağırlığını hafif bir nefese dönüştürmeye çalışan bir insanın elinden çıkmış gibi hissettiriyor kendisi. Çocukluğa bakıyor ama bir an bile çocukça değil. Aksine, çocukluğun o tarifsiz karmaşasını sakince açıyor. Burada herhangi bir anı kitabı yazmıyor; kendini ortaya koyduğu, kelimeleri neredeyse çıplak bıraktığı bir yüzleşme alanı yaratıyor. Kitabı asıl benzersiz kılan, çocuklukla babalık arasında kurduğu o görünmez köprü. Kendi küçük haline bakarken aslında bugünkü halini anlamaya çalışıyor. Babasıyla yaşadıklarını düşünürken bir yandan çocuğunun üzerine düşen perdeyi aralıyor. 4/5.

ARAFTA – DEB J.J. LEE
İnsanın kendine baktığında gördüğü o flu, karmaşık, bazen de acıtan yüzün çizilmiş hali gibi Arafta. Lee’nin iç dünyasına girmek, bir arkadaşımın odasında sessizce oturup onun bir türlü söyleyemediği şeyleri duyuyormuşum hissi yarattı. Hem tanıdık hem de yabancı bir atmosferi var. İki kültür arasında savrulmanın yarattığı o gerilim kitapta beni etkileyen en önemli unsurlardan birisi oldu. Ergenlik dönemindeki yalnızlık, arkadaşlıklardaki o tuhaf yakın ve uzaklık hali, hepsi Lee’nin çizgilerinde yoğunlaşıp insanın göğsünde küçük bir ağırlık bırakıyor. 4/5.
NE İZLEDİM? KÖŞESİ

THE DREAMED FILMS – ERIC PAUWELS
Eric Pauwels’ın “Bir Film Yapımcısından Kızına Mektup” ve “İkinci Gece” adlı filmlerini içeren üçlemenin bir parçasıdır The Dreamed Films. Film, sanki bir anının içinden diğerine sürüklenirken nefesini tutmuş bir ruh gibi ilerliyor. Pauwels, kendi iç dünyasında gezinirken bizlere de küçük bir pencere açıyor adeta. Her şey gerçekten de bir rüyanın içinde beliren anlık parıltılar gibi ilerliyor. Kameranın ardında, çekmeyi arzuladığı hikayeleri sakince birer birer önümüze seriyor. Rüyalarla anıların iç içe geçtiği, bilinçaltının serbestçe dolaşan fantezilerine kadar uzanan bir düş yolculuğu. 5/5

THE SECOND NIGHT – ERIC PAUWELS
The Second Night, Pauwels’ın sinemasında hafızayla yüzleşmenin en incelikli örneklerinden biri. Sanki biri evin içinde dolaşıyor, kapıları açıp kaparken geçmişin kokusunu duyuyor, dokunduğu her eşyanın altında bir hikayenin titreştiğini hissediyorsun böylece. Film, Pauwels’ın annesinin hatırasına doğru sakin ve kırılgan bir süreci işliyor. Hatta daha çok “kayıpla nasıl yaşanır?” sorusunun arayışı gibi. Birinin yokluğunu kabullenmeye çalışırken insanın zaman algısının nasıl yavaşladığını hatırlatıyor. Film, bu yavaşlığı bir kusur değil, bir iyileşme biçimi olarak görüyor. 4.5/5

A POET – SIMON MESA SOTO
A Poet filmi, şiirin kırılganlığını Kolombiya’nın sert toplumsal dokusuyla yan yana getiriyor. Şair olmanın romantik bir hayal değil, çoğu zaman hayatta kalma biçimi olduğu bir coğrafyayı gösteriyor. Mesa Soto, karakterlerinin iç dünyasını yarım kalan cümleler ve derin bakışlarla örerek, sözcüklerin ağırlığını görüntülerin omzuna bırakıyor. Filmdeki şiir olgusu, şiddetin, sınıfsal baskının ve görünmez yoksullukların arasında varlığını korumaya çalışan bir tanık. Kolombiya’nın sosyo-kültürel atmosferi, film boyunca hem tehditkar hem de besleyici bir arka plan olarak duruyor. 4/5.

TRAIN DREAMS – CLINT BENTLEY
İnsanın sessizliğini dinlemeyi bilen bir film Train Dreams. Görsel ihtişamından çok zamanın içimize işleyen sabit etkisiyle büyüyen türden hatta. Daha ilk sahnelerde Pasifik Kuzeybatı’nın o sisli, derin nefesi izleyiciyi içine çekiyor ve film boyunca bu coğrafya bir arka plan olmaktan çıkıp karakterlerden biri haline geliyor. Bentley, baş karakterin hayatındaki kayıpları, yalnızlıkları ve dönüşümlerini doğanın fısıltısıyla anlatıyor adeta. Filmin akışı daha çok nehir gibi ilerliyor. Hızlanmaya zorlanmamış, kendi mevsimini kendi taşıyan bir hikaye. Doğa görüntüleri estetik olarak doyurmak için değil de daha çok karakterin içsel çalkantısını hissettirmek için özenle seçilmiş gibi. Train Dreams gösterişli olmayan ama insana en derin yerinden dokunan bir sakinlik taşıyor. 4/5.

HEN, HIS WIFE – IVAN KOVALYOV
Kovalyov dokunamama halini, kırık bir masalın çatlağından izletiyor bize. Bir kişi “insan”dır, diğer kişi onun gözünde “anlaşılmaz bir yaratık” olur. Ama dışarıdan bakıldığında ikisi de eşit derecede kırılmış, kendi içlerine gömülmüşlerdir. Hen, His Wife da işte o gömülmüşlüğün anatomisi gibi. Kovalyov’un çizgilerinde bir tür utangaç iç acısı var. Karakterlerin hareketleri sanki birbirlerine değmekten korkuyor. Filmdeki kadın karakter hep kendi döngüsünde. Neredeyse yok gibi ama adamın hayatında kapladığı yer devasa. Hen, His Wife’ın tuhaflığı bu yüzden güzel. Çünkü gerçekte de hepimiz biraz tuhafız. Yüzeyde normal görünen ilişkilerin içinde bile böyle eğrilmiş, bükülmüş, anlaşılmayı bekleyen köşeleri illa ki var. 3/5.

AFTER THE HUNT – LUCA GUADAGNINO
Luca Guadagnino’nun After the Hunt’ı, izleyiciyi ilk dakikalarda kolayca avucuna alan bir film. Başlangıcındaki o gizemli atmosfer, daha ne olduğunu anlamadan bir gerilim ağı örmesi, Guadagnino’nun duyguyu görüntüyle kurma ustalığının devamı gibi. Ancak film ilerledikçe bu ağın ipleri çözülüyor ve gerilim yavaş yavaş dağılıyor. Sanki film, kendi kendini taşıyamayan bir hikayenin üzerine kurulmuş gibi devam ediyor. İlk yarıda kurduğu duygusal ve tematik ağırlığı sonlarda taşıyamıyor. Guadagnino, genelde duyguyu atmosfere bırakan bir sinemacı. Call Me by Your Name ya da Suspiria’da bu bir avantaja dönüşüyordu. Görüntünün taşıyıcı olduğu bir sinemada anlatım kaybı bile anlam üretir aslında. Fakat After the Hunt’ta atmosfer ile anlatı arasında bir düzensizlik oluşuyor. İlk bölümlerde büyüleyen o merak, dakikalar ilerledikçe kendi kendini tekrar eden bir şeye dönüşüyor. Ahlaki belirsizliği göstermek isterken aşırı açıklayıcı oluyor; karakterlerin karmaşasını derinleştirmek isterken onları daraltıyor. Bu yüzden filmin finali, ilk yarıdaki yoğunlukla yan yana duramıyor. Bir bakıma film kendi sorusunu fazla sahiplenip cevabını fazla kolaylaştırıyor. 2.5/5.

PAPILLON – MICHAEL NOER
Papillon, benim için seyircisini insanın kendini kaybetmemeye çalışmasına bağlayan bir film gibi hissettirdi. Charlie Hunnam, hep güçlü durmaya çalışan ama her darbede içten biraz daha eksilen baş karakter rolünü çok iyi oynamış. O hücrede kapalı kaldığı sessiz anlarında film sanki bir kaçış öyküsünden çıkıp hayatta kalabilmenin nasıl bir inat olduğunu anlatmaya başlıyor bizlere. Michael Noer, karakteri yorulan ve yine de yürümek zorunda kalan birisi gibi çiziyor. Bence filmin tüm etkisi de buradan geliyor. Rami Malek’in Dega’sı da bu hikayenin en üzücü tarafı. Papillon’un sertliğinin yanına onun ürkekliği eklenince, aralarında kurulan dostluk yalnızlığın içinden doğan bir ortaklık misali gün yüzüne çıkıyor. İkisi de birbirinin eksik yanını tamamladığı gibi beraber acıya dayanmanın da bir yolunu buluyorlar. 3/5.

FRANKENSTEIN – GUILLERMO DEL TORO
Guillermo’nun sinemasında hep var olan o yaralı güzellik duygusu burada bence en olgun haline ulaşmış şekilde. Canavar hikayesinden ziyade yalnızlık ve reddediliş ile boğuşan kırılgan bir karakterin dünyaya tutunma hikayesini izliyoruz daha çok. Atmosfer ilk andan itibaren Guillermo’ya özgü. Bu kez estetik bir kaplamanın da arkasında hikayenin duygusu her noktaya sinmiş vaziyette. Filmde var olan her şey sanki onun yalnızlığını biliyor ve hissediyor gibi. Bir noktadan sonra film sadece korku, gotik ya da fantastik bir tür olmaktan çıkıyor; daha çok insan olmanın ağırlığı üzerine kurulmuş bir masala dönüşüyor. 3.5/5.

ROSLYN ROMANCE – BRUCE BAILLIE
İnsan bazen bir kasabanın sokaklarında dolaşırken kendi zihninin kıvrımlarında dolaşıyormuş gibi olur. Baillie’nin kamerasındaki görüntüler de zamanın içinde donmuş kartpostal görevi görüyor. Roslyn’i bir duygu olarak algılıyor insan. Sanki film, insanın kendine yazdığı uzun ve dolaşık bir itiraf gibi. Bir şey arıyor ama ne aradığını tam söyleyemiyor. Yine de arayışın kendisi o kadar insani ki, izleyenin kendi içindeki tanımlanamayan yerlerle temas kuruyor. 3/5.

SOYUT DIŞAVURUMCU BİR DOSTUNLUĞUN ANATOMİSİ VEYAHUT YAN YANA – MERT BAYKAL
2011 yapımı The Intouchables filminden uyarlama olsa da ikili dostluk perdesine daha samimi yerden bakmamızı sağlıyor bu film. Klasik bir uzun süreli yardım ilişkisi ya da bakım veren/bakım alan yapısından yola çıkıyor ama mekanizma yerine daha çok duyguya ve dönüşüme odaklanıyor. Refik felç olmuş, hareket kabiliyeti kısıtlanmış; Ferruh ise dış dünyaya ve hayata karşı pervasızlık halinde. Bu karşılaşma, birbirini tamamlayan ya da birbirini değiştiren bir ilişki değil, birlikte dönüşen bir ilişki olma potansiyeli taşıyor. Bu ikili yan yana dururken aslında her biri kendi içindeki sınırlarla, kendi yalnızlıklarıyla ve kendi değişim arzusuyla mücadele ediyor. Orijinalinde açıkça sınıf, göçmenlik/etnik arka plan ve siyah beyaz ikiliği gibi unsurlar bulunuyordu; Yan Yana’da ise bu boyutlar Türkiye’nin sosyal gerçekliği içinde başka biçimlerde tekrar şekilleniyor. Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit farkı da her noktada hissediliyor. 3/5.

BALLAD OF A SMALL PLAYER – EDWARD BERGER
Benim için her şeyden önce büyük bir vaatle açılıp neredeyse hiçbirini yerine getiremeyen bir film oldu. Hikayenin o gizemli atmosferi aslında insanı içine çekecek gibi duruyor ama film bir türlü kendi sesini bulamıyor. Sanki sürekli bir şey olacakmış hissi yaratıp o “bir şey”e hiç cesaret edemiyor. Aslında derinleşebilecek, karmaşık bir iç dünyaya sahip olabilecek insanlar var karşımızda ama film onların peşinden gitmek yerine dekor niyetine kullanıyor. Görsel olarak belli anlarda etkileyici olmasına rağmen, bu estetik de hikayeyi taşıyacak bir bütünlüğe kavuşamıyor. 2/5.

MONSTERS: THE LYLE AND ERIK MENENDEZ STORY (TV SERİSİ)
Bu sezon, Menendez kardeşlerin yıllardır tartışılan hikayesine biraz daha yakından, daha insani bir yerden bakmaya çalışıyor. Dizi, olayları sadece şok edici bir aile cinayeti olarak sunmaktansa, bu iki kardeşin içinde bulunduğu psikolojik ve duygusal atmosferi ön planda tutuyor. Hikayeyi siyah-beyaz bir doğru yanlış çizgisinden anlatmıyor. Gerçekleşen her şey gri alanlarla örülü ve dizi bu gri alanlarda dolaşırken izleyenlerin kafasındaki sorularıyla baş başa bırakıyor. 3/5

MONSTERS: THE ED GEIN STORY (TV SERİSİ)
Ed Gein sezonu, tam anlamıyla Amerika’nın en karanlık folklor figürlerinden birine dönüşmüş bir adamın arka planını mitlerden sıyırarak anlatmaya çalışıyor. Diğer sezonlara göre daha soğuk, daha ürpertici bir havaya sahip; çünkü hikayenin kendisi de zaten ağır bir yalnızlık ve çürüme duygusuyla örülü. Dizi, Gein’in suçlarını yalnızca korkunç detayların peşine düşerek anlatmıyor. Daha çok o kasabanın içine sinmiş tuhaf atmosferi, annesiyle kurduğu hastalıklı bağı, yıllarca birikmiş bir yalnızlığın nasıl bir patolojiye dönüştüğünü gösteriyor. 3/5

