ARALIK UÇUP GİTTİ

Eveet 2025’in sonuna geldik. Bu senenin başındandan itibaren burada izlediklerimin ve okuduklarımın kaydını tutmak hem zihnimi tazeledi, hem de bana yazmak konusunda inanılmaz motivasyon sağladı. Senenin başından beri beni okuyan herkese çok teşekkür ederim! Daha nicelerinde görüşmek üzere. 

NE OKUDUM? KÖŞESİ

Bu ay bir adet şiir kitabı dışında hiçbir şey okuyamadım maalesef. Yoğunluğun getirdiği sıkışmışlık okuma düzenimi de etkiledi ama 2026’da daha sistemli bir okuma sürecine gireceğim. Bu da kendime sözüm olsun.

PILGRIM BELL – KAVEH AKBAR

Pilgrim Bell, yüksek sesle bağıran bir şiir kitabı değil, daha çok içinden dua eder gibi konuşan bir metin. İnançla kuşku, ayıklıkla bağımlılık, bedenle ruh arasındaki gerilim kitabın temelini oluşturuyor. Ama bunlar teorik meseleler gibi durmuyor hiç. Her şey çok kişisel ve çok kırılgan. Akbar’ın dili hem yoğun hem de çeşitli. Bir dize ansızın kutsal bir imgeye yaslanırken, hemen ardından bedensel bir çöküşe, bir utanca, bir arzuya sürükleniyor. Dilinin bu kadar kudretli olduğunu bilseydim daha önceden okumaya başlardım. Bundan sonra elim hep kitaplarında olacak. 5/5.

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

THE SEA OF RAVENS – JEAN EPSTEIN

Film boyunca kendimi denizin hafızasını seyrediyormuş gibi hissettim. Hikaye ilerlemekten çok bazen sert, bazen neredeyse şefkatli bir dalga misali deviniyor. Epstein burada kamerayı rüzgârla birlikte nefes alan bir varlığa dönüştürüyor. Filmde zaman garip bir şekilde çözülüyor. Anlar birbirine eklenmek yerine birbirinin içine sızıyor. Bu da izlerken alışıldık dramatik beklentileri unutturuyor; yerini sezgisel bir deneyime bırakıyor. Karakterlerin duyguları açıkça söylenmiyor ama dalgaların akışında hissediliyor. Bir şey anlatmaya çabalamak yerine izleyenin kendi duygusunu kurmaya davet ediyor. 4/5. 

TEXTISM – ISAMU HIRABAYASHI 

Kelimelerin yalnızca anlam taşıyan araçlar değil de başlı başına görsel ve duygusal birer varlık olabileceği fikri etrafında şekilleniyor film. Metni bir anlatım unsuru olmaktan çıkarıp görüntünün kendisine dönüştürüyor. Burada yazı titreşmek, bölünmek, üst üste binmek ve bazen de okunamaz hâle gelmek için var. Textism, dili çözmeye değil, onunla temas kurmaya çalışıyor. 4/5. 

LOOKING FOR THE MOON – MOIRA SWEENEY

Filmde ay, ulaşılacak bir hedeften ziyade, bakıldıkça uzaklaşan bir duygu gibi var oluyor. Net bir hikâye çizgisi yok. Parçalı anlar, küçük gözlemler ve sessiz geçişler üzerinden ilerliyor. Bu da filmi izlerken insanı sürekli tetikte ama aynı zamanda sakin bir hâle sokuyor. Sweeney, kamerayı, kaçırılması çok kolay olan kırılgan detaylara çeviriyor. Işık, yüzeyler ve duraksamalar arasında kurulan ilişki, film boyunca bir tür içsel bekleyiş yaratıyor. Bazı anlarda hiçbir şey olmuyormuş gibi görünse de, tam da bu boşluklarda film kendini duyuruyor. 2.5/5. 

HIDE & SEEK – MOIRA SWEENEY

Hide & Seek’i izlerken saklanmanın bir oyundan çok, bir iç refleks olduğunu düşündüm. Görünür olanla gizlenen arasındaki ince çizgide dolaşıyor. Neyin saklandığını tam olarak söylemeden, saklanma hâlinin yarattığı gerilimi hissettiriyor film. Görüntülerdeki boşluklar ve yarım kalan hareketler, bilinçli bir eksiklik duygusu yaratıyor. Bittiğinde geriye bir çözüm değil, içimde sessizce duran bir gerilim kalıyor. 3/5. 

IMAGINARY – MOIRA SWEENEY

Gerçeklikle hayal arasındaki sınırı yumuşakça bulanıklaştıran bir film. Burada hayali olan şey dünyayı anlamanın başka bir yolu gibi duruyor. Film boyunca somut olanla zihinsel olan sürekli yer değiştiriyor ve bu geçişler neredeyse fark edilmeden gerçekleşiyor. İzlerken, görüntülerin netliğinden çok hissettirdiği belirsizlik aklımda kaldı. Sweeney, hayal gücünü gündelik algının doğal bir uzantısı gibi ele alıyor. 4/5.

BUGONIA – YORGOS LANTHIMOS 

Lanthimos’un kurduğu o tanıdık huzursuzluğa isteyerek teslim oldum. Absürtlük, paranoya ve kontrol fikri baştan sona tutarlıydı. Karakterlerin tuhaflığı da rahatsız edici ama merak uyandırıcıydı. Film ilerledikçe “bu nereye varacak?” sorusu insanın içine yerleşiyor ve ben de o sorunun peşinden gitmeyi sevdim. Ama son sahnelere gelindiğinde, sanki film beni yarı yolda bırakmış gibi hissettirdi. Final, bilinçli bir belirsizlikten çok, aceleyle bırakılmış bir boşluk duygusu yarattı bende. Film boyunca kurulan gerilim ve düşünsel ağırlık, kapanışta dağılıyor. Ne karakterlerle ne de fikirle vedalaşabiliyorsun. Keşke son anlar, beni bu kadar düşünmeye zorlayan bir filmin hakkını veren daha güçlü bir duygusal iz bıraksaydı. 2.5/5. 

SENTIMENTAL VALUE – JOACHIM TRIER 

Film daha ilk anlarından itibaren yüksek sesle konuşmuyor, iddiasını bağırmıyor ama tam da bu sessizlik içinde çok derin bir yerden yakalıyor insanı. Trier burada duyguyu dramatize etmek yerine, onun gündelik hayatta nasıl sızdığını gösteriyor. Filmin duygusal hafızayla kurduğu ilişki beni çok etkiledi. Karakterler, hatıralarını taşımaktan yorgun; yine de onlarsız kim olduklarını bilmiyorlar. Film, sevginin her zaman sıcak bir şey olmadığını, bazen mesafeli, bazen kırıcı ama yine de vazgeçilmez olabildiğini çok incelikli bir şekilde hissettiriyor. 4/5. 

DIE MY LOVE – LYNNE RAMSAY 

Die My Love’ı izlerken bir noktadan sonra filmle aramda garip bir mesafe oluştu. Lynne Ramsay’in dünyasına yabancı değilim; rahatsız etmeyi bilen, duyguyu bastırmak yerine yarayı kurcalayan bir sineması var. Ama bu filmde, o rahatsızlık duygusu beni içine çekmekten çok, dışarıda tuttu. Sanki karakterin zihnine girmeme izin var ama onunla kalmama pek yok. Jennifer Lawrence gerçekten kendini bırakmış, hatta zaman zaman filmden daha fazla şey yapıyor gibi. Görüntüler de çarpıcı ama bunlar bir noktadan sonra üst üste binip tek bir tona sıkışıyor. Film izleyiciyle ilişki kurmak yerine, kendi karanlığında dönüp durmayı tercih ediyor gibi hissettirdi. Bu elbette bilinçli bir tercih olabilir, ama ben izlerken duygusal bir yankıdan çok mesafe hissettim. Ya da artık toksik çiftleri izlemek beni çok yoruyor, bilmiyorum. 2.5/5.

WAKE UP DEAD MAN – RIAN JOHNSON 

Rian Johnson’ın zekâsı bu sefer sadece hikâyede değil, duygunun içine sokuluş biçiminde de kendini hissettiriyor. Film izlerken eğleniyorum ama aynı zamanda karakterlerin iç dünyasına dokunuyorum. Bu denge kolay kurulmuyor ama Johnson bunu başarıyor. Josh O’Connor’ın performansı gerçekten filmi taşıyan kalp gibi. Karakterinin kırılganlığı ile beklenmedik kararlılık anları arasında gidip gelirken, her sahnede onunla birlikte yaşadım. Bunu bu kadar çok beğenmemin altında kendisine duyduğum hayranlık yatıyor olabilir (belki) ama sadece bununla sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten performansı büyüleyiciydi. Buradaki hâliyle bana gerçekten bir insan gibi hissettirdiği için beğendim. Johnson’ın senaryosu da bu insani tonu yükseltiyor; sürprizleri sadece şaşırtmak için değil, karakterin iç yolculuğunu zenginleştirmek için kullanıyor. 3.5/5. 

THE MASTERMIND – KELLY REICHARDT 

Reichardt’ın sakin, gözlemci sinema dilini her zaman çok sevmişimdir. Ama bu sefer ortaya çıkan bütünlüğü yakalamakta zorlandım. Filmin temposu o kadar yavaş ilerliyor ki, bazen perdedeki boşluklar düşünce boşluğuna dönüşüyor. Karakterlerin içsel hâlleri ve ilişki ağları üzerinde güzel duraklamalar var -Reichardt’ın sezgileri hâlâ orada- ama bu duraklamaların çoğu, duygusal bağ kurmamı engelleyecek kadar izole kaldı bende. Filmin estetikliğine diyecek söz yok. Atmosfer senaryoya hizmet ediyor adeta. Fakat film ilerledikçe benim duygusal ilgimi sürüklemek yerine uzaklaştırdı ve tüm bu detaylar da kendi içinde sönükleşti ne yazık ki. 2.5/5. 

MARE OF EASTTOWN (DİZİ) – BRAD INGELSBY 

Evet herkes bu diziyi yedi bitirdi en son ben kalmıştım. Geç olsun güç olmasın diyerek izledim bu ay ve bir oturuşta bitirdim. Cinayet soruşturması hikâyenin ana teması ama asıl mesele, o kasabada herkesin bir şekilde birbirinin yükünü taşıyor olması. Kate Winslet’ın Mare’i benim için televizyonun unutulmaz karakterlerinden biri oldu. Güçlü olduğu kadar yorgun, ketum olduğu kadar da kırılgan bir karakter. Mare’i sevmek kolay değil ama ona inanmak çok kolay. Bu samimiyet dizinin tamamına yayılıyor. Kasaba tasviri de benim için dizinin kalbi oldu. Herkes birbirini tanıyor ama kimse kimseyi gerçekten bilmiyor. Bu yakınlık, güven vermekten çok yük bindiriyor insanlara. Aile bağları, dostluklar ve eski defterler… Hepsi sevgiyle örülmüş ama aynı zamanda boğucu. Dizi, küçük yerlerde yaşamanın bu çelişkisini süslemeden, olduğu gibi ve insanı içine alarak anlatıyor. 4/5.

Yorum bırakın