OCAK UÇUP GİTTİ

Geçen sene olduğu gibi bu sene de aylık raporlarıma devam ederek sizleri selamlıyorum! Umarım okurken keyif alırsınız.

NE OKUDUM? KÖŞESİ

BEDENİM VE BEN – RENE CRAVEL

Odipa yayınlarından çıkan ve kitabın daha ilk giriş cümlesinde insanı etkisi altına alan bu kitap, hayatımda okuduğum en iyi eserler arasına hızlıca giriş yaptı. Yazarın beden ile ruh arasındaki gerilimini, arzularını, anılarını ve varoluşsal sorgulamalarını okurken kalbinizin ağırlaşmaması mümkün değil. Crevel burada kendi yaşamına dair samimi itiraflar yaparken yalnızlık, özbenlik arayışı ve insanın başkalarıyla kurduğu ilişkilerin karmaşıklığını hissettiriyor. Kitapta herhangi bir olay örgüsü yok. Bir yerde, çoğu zaman bir otel odasında ya da geçici bir mekanda duran anlatıcının düşüncelerine eşlik ediyoruz ve bu da kitabı etkileyici kılan en önemli noktalarından biri zaten. “Kendimle nasıl yaşarım” düşüncesi sayfalar aktıkça kafamın içinde döndü durdu. İnsanın, kendisiyle baş başa kaldığında ne kadar savunmasız olabileceğini keskin bir dille hissettirdi. 5/5.

SONSUZA DEK SÜRÜYOR, DERKEN BİTİYOR – ANNE DE MARCKEN 

Canım arkadaşım Tubi’nin yılbaşı hediyesiydi bu kitap, iyi ki bana almış da böyle güzel bir şaheserle tanışma fırsatına sebep olmuş diyorum. İnsanı içten içe çökerten bir metin bu. Romanın etkisi, ölülerin dolaştığı bir dünyada geçmesinden kaynaklanmıyor. Bu çerçeve yalnızca küçük bir eşik. Asıl mesele kaybın kendisi. Yas ve hatırlamanın getirdiği boşluğun dönmemek üzere silindiği bir varoluş biçimi. Anne de Marcken bizi ölü olan bir bilincin içine yerleştiriyor. Karakterimizin bedeni çözülüyor, parçalanıyor, eksiliyor; buna rağmen arzu edebiliyor, özleyebiliyor ve düşünebiliyor. Kitap tam da bu çelişkiden besleniyor. Bu açıdan bakıldığında, zombi bedeni bir korku öğesi olmaktan ziyade düşünsel bir unsur haline geliyor. Anne de Marcken türün beklentilerini bilinçli biçimde geri itiyor. Şiddet ya da felaket gösterisi yok. Bunun yerine yasın askıda kalmış hali var. Karakterimiz zombi ama ne tam anlamıyla hayatta ne de tamamen yok gibi. Burada ölü olmak, kaybın içinde yaşamayı sürdürmek anlamına geliyor. Yasın bir varoluş hali olarak bu denli dikkatli ve dürüst biçimde yazılmasına hayran kaldım. 5/5. 

ESME LENNOX NASIL YOK OLDU – MAGGIE O’FARRELL

Bunu da Tubi uzun zaman önce hediye etmişti, yeni okuma fırsatım oldu. Bu ay resmen onun hediyeleriyle mest oldum gibi bir durum söz konusu.

Kitap aile hikayesi gibi açılsa da unutulmuş bir kadının gölgesinde saklı kalan kuşakların, hafızanın ve kadın olmanın hikayesi. Roman, Esmé Lennox adında bir kadının 20. yüzyılın başlarında bilinmeyen bir sebeple ailesi tarafından gözden uzak tutulduğu, uzun yıllar akıl hastanesine kapatıldığı bir gerçeğin peşinden gidiyor. Esmé’nin kayboluşu; toplumun, aile bireylerinin ve tarihsel bağlamın yarattığı görmezden gelme pratiklerinin bir tezahürü olarak betimleniyor. Hikaye iki zaman dilimi arasında gidip geliyor: Esmé’nin gençlik yılları ve 1990’larda hala bir akıl hastanesinde yaşayan eski hali. O’Farrell burada, kadınların tarih boyunca nasıl tanımsızlaştırıldığını, suskun bırakıldığını ve rahatsız edici görüldüğünde yok sayıldığını işaret ediyor. Esmé’nin hayatta kalışı bir başarı hikayesi gibi resmedilse bile, gerçek başarı onun unutulmuşluğuyla yüzleşmemizde yatıyor. 4/5.

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

MARJORIE KELLER DOSYASI 

ANCIENT PARTS/FOREIGN PARTS 

Marjorie Keller’ın çektiği bu iki film, ayrı ayrı işler gibi görünse de birlikte düşünüldüğünde tek bir duygusal ve düşünsel yapı oluşturuyor. Ancient Parts, bir oğlan ile annesi arasındaki ilişkinin çözülme anına odaklanırken; Foreign Parts ise bu ayrışmanın ardından gelen başka bir hali, yabancılık hissini ele alıyor. Aile hayatı burada alışıldık temsil biçimlerinden uzaklaşıyor. Keller, bütün bu olguyu bir özne olarak ele almaktan ziyade, onları bir arşiv ve bir geçiş alanı gibi yansıtıyor. 2.5/5. 

PRIVATE PARTS

Benim için yaz mevsiminin dağılmaya hazır anlarını anımsatan tatlı bir film bu. Filmde olup biten her şey klasik bir yaz tatilinde yaşanan ufak anlarla aynı düzlemde ilerliyor ama Keller bu sıradanlığı renk ve ışığın neredeyse şiirsel bir titizlikle tekrar edişi sayesinde hissini yoğunlaştırıyor. 3.5/5. 

THE ANSWERING FURROW

The Answering Furrow’da ise Marjorie Keller, diğer işlerinden gelen kişisel deneyim, pastoral yaşantı ve klasik metinlere ağır bir sezgisel yaklaşımın kesiştiği bir noktada duruyor. Filmi Latin şairi Virgilius’un Georgics adlı eseriyle bağlantılı kılıyor. Bu eser doğa, tarım, insan emeği ve mevsim döngülerine dair epik bir şiirdir. Keller da filminde bu döngüyü duyumsama biçimine dönüştürüyor. Toprağın izi, insanın bıraktığı iz ve görüntünün hafızada açtığı yarık aynı düzlemde buluşarak, yavaşlığın ve emeğin içkin bir şiirsel karşılığına evriliyor. 4/5. 

ANGEL’S EGG – MAMORU OSHII

Angel’s Egg, insanı hikayenin içine çekmek yerine onu karanlık bir bekleyişin ortasına bırakıyor gibi adeta. Mamoru Oshii, görüntülerin arasına filmin anlamını gizliyor. Film boyunca ilerleyen ağır tempo, sabır timsali bir görev görüyor. Sabrettikçe sahneler yavaş yavaş açılıyor. Kızın yumurtayı taşıması, ilk bakışta basit bir eylem gibi gözükse de izledikçe basitliğinden sıyrılıyor. Gizemli yumurta kız tarafından sıkı bir şekilde korunuyor, saklanıyor, tehlikeli yolları aşıyor. Kızın yüzündeki ifade, aslında ağır bir yük taşıdığını zamanla daha da görünür kılıyor. Beklemek filmin temel duygusu gibi yerleşiyor insanın içine. Ne için beklediğimizi bilmeden beklemek hissi bir yumurtanın içine sızmış gibi. 3.5/5. 

ALL SOULS CARNIVAL – LEN LYE

Len Lye, görüntüleri figüratiflikten çok soyut sayılabilecek renk patlamaları, titreşen formlar ve kesintili hareketlerden oluşturuyor. Düzenli bir akış hissi yaratmak yerine görüntülerle sürekli bir dengesizlik hissi üretiyor. Bu da filmin isminin hakkını veriyor. 3/5. 

SIRAT – OLIVER LAXE

Bu filme karşı aşırı umutluydum. Etrafımdaki herkes fazlasıyla beğendiği için filmi beğenmemek bende “acaba ben mi bir şeyi anlamadım” hissi yarattı ama film üzerine uzun uzun düşündükten sonra bu his ışık hızında yok oldu.

Baba ve oğulun kaybolan kızlarının izini sürerek sert bir coğrafyada ilerlemesi, filmin ana eksenini oluşturuyor. Bu arayış, fiziksel bir rota kadar manevi bir geçiş fikrine de yaslanıyor. Çöl, sınırlar ve sessizlikler hep bu geçişin sembolleri gibi hissettiriyor. 

Bu durum kulağa güçlü geliyor fakat izlerken bu gücün bana tam olarak geçmediğini fark ettim. Hikayenin ana teması güzel ama karakter seçimleri sebebiyle içi boş bir noktaya evrilmiş. Bazı sahnelerde mekanların ve yüzlerin yalnızca bir atmosfer üretmek için kullanılması da, ister istemez oryantalist bir bakışı çağrıştırdı bana. Yerel olan, yaşanan bir hayat olmaktan çok sinematografik bir dekor gibi duruyor. Buna rağmen Laxe’in zamanı yavaşlatma cesareti, uzun yürüyüşlerde ve bekleyiş anlarında gerçekten etkileyici. Yolun uzamasıyla birlikte bedenlerde biriken yorgunluk hissi de çok sahici, ama bana verdikleri yalnızca bu kadar. 2.5/5.

THE PERFECT NEIGHBOR – GEETA GANDBHIR

The Perfect Neighbor, Geeta Gandbhir’in bir mahallede yaşanan olaylar üzerinden ilerleyen belgeseli. Film, komşular arasındaki etkileşimlerin zamanla nasıl bir gerilim alanına dönüştüğünü adım adım izliyor. Herkesin birbirini tanıdığını sandığı bir çevrede, sınırların nasıl silikleştiği ve tehlikeli bir noktaya evrildiğini görünür hale getiriyor. İzlerken kapana sıkışmışlık hissi peşinizi bırakmıyor. Görüntülerin silikleştiği anlarda bile olayların ve kaosun etkisi sürüyor. 4/5.

IF I HAD LEGS I’D KICK YOU – MARY BORNSTEIN

Bu film hakkındaki detaylı yazımı buradan okuyabilirsiniz. Annelik ve anneliğin yarattığı yükün getirdiği depresyonu bu kadar incelikli anlattığı için şapka çıkarıyorum Mary’ye. Filmde de kendisi bir sahnede yer alıyor. Bu da ufak bir spoiler olsun. 4/5. 

ETERNITY – DAVID FREYNE

The Good Place dizisinin film şubesi olan Eternity, açıkça zaman, ölüm ve birlikte yol alma fikri etrafında dönüyor. Daha doğrusu, sonsuzluk vaadinin insanlar arasındaki ilişkilerde neye dönüştüğünü kurcalamak istiyor. Konusu itibariyle güçlü bir yerden başlıyor. Zamanı durdurma ya da uzatma fikri romantik bir fantezi olarak sunulmuyor, karar vermesi zor bir durum olarak ele alınıyor. Bu tarafını önemsiyorum. Ama sonra film bu fikri taşırken fazla kontrollü kalıyor ve bir süre sonra çiğliğe doğru evriliyor. Duygular sanki steril bir ortamda tutuluyor ve dahası gelmiyor gibi. 

p.s. Callum Turner yalnızca Dua Lipa’nın sevgilisi rolünde başarılı bence, bir de yakışıklı. Bu kadar. 2.5/5. 

NOUVELLE VAGUE – RICHARD LINKLATER

Film, 1960’ların Paris’ini ve sinema çevresinde dolaşan karakterleri büyük bir incelikle aktarıyor. Jean-Luc Godard’ın À bout de souffle’u çektiği dönemi ve bu filmin etrafında şekillenen yaratıcı çevreyi merkezine alıyor. Bir başyapıtın ortaya çıkışından ziyade, o anın içindeki düşünme, deneme ve birlikte üretme halini izliyor. Paris, sinema fikrinin dolaştığı bir alan olarak filmin arka planını oluşturuyor. Linklater bu dönemi bir efsane gibi parlatmak yerine, yaşayan bir zaman parçası olarak ele almış. O yılların sanatsal etkileşimlerine yakından bakıyormuş gibi hissetmek büyük bir keyif veriyor. 4/5.

NO OTHER CHOICE – PARK CHAN WOOK

No Other Choice, işini kaybettikten sonra hayatı daralan sıradan bir adamı merkezine alıyor. Karakter, ailesini ve statüsünü koruma fikrine saplandıkça kendini giderek daha karanlık bir planın içinde buluyor. Film, bireysel çaresizlikten doğan şiddeti ve başka yol yok düşüncesini adım adım izlemeye çalışıyor. Hikaye ilerledikçe ahlaki sınırlar bulanıklaşıyor ve alınan kararlar geri dönüşsüz bir noktaya sürükleniyor. Ama filmi izlerken bu hikayenin bende bir karşılık oluşturmadığını söylemem gerek. Kara komedi desek, bunun neyi komik onu anlamadım. Sanki senaryonun üstünden bir daha geçilmemiş gibi çiğ bir tiyatro izledik adeta. Ne adamın iş bulamama sıkıntısı bana geçti, ne de işsizliğin getirdiği sıkıntıların birilerini “öldürmek” olduğu gerçeği kafamda mantıklı bir düzleme oturdu. Park Chan Wook filmlerini seven birisi olarak diğer filmleriyle kıyasladığımda bu filmin ratinglerinin bu kadar yüksek olmasına anlam veremedim. 2/5. 

SWARM – DONALD GLOVER (MİNİ DİZİ)

Ben Donald Glover’a aşığım. Elini nereye atsa masterpiece bir iş çıkarıyor. Community’den beri kendi kariyerini iyi bir noktaya taşıdı ve onunla gurur duyuyorum. Müziği bırakması büyük şok etkisi yaratmıştı üstümde ama yine bir yerlerde kendini göstereceğine eminim. Neyse, diziye geçelim.

Swarm, saplantı düzeyinde bir hayranlığın peşinden giden Dre’nin hikayesini anlatıyor. Dre, popüler bir müzik ikonuna duyduğu bağlılığı hayatının merkezine yerleştirmiş genç bir kadın. Dizi, bu bağlılığın kimlikle ve şiddetle kurduğu tuhaf bağı bölüm bölüm açıyor. Hikaye ilerledikçe hayranlık bir aidiyet biçimine, sonra da yönsüz bir hareket alanına dönüşüyor. Dre’yi anlamaya çalışırken aynı anda ondan uzaklaşıyoruz. Bu gerilim çok güçlü. Dre’yi izlerken bir portreye bakmaktan çok zehirlenmiş bir ruh halinin içinde dolaşıyormuş gibi hissettim. İlk başlarda yazık kıza derken sonra lütfen tedavi ol diye bağırırken buluyorsunuz kendinizi, şimdiden uyarayım.  4/5. 

Yorum bırakın