ŞUBAT UÇUP GİTTİ

Bu ay iş yoğunluğundan kafamı çok az kaldırdığım için izleme ve okuma alışkanlığım biraz sarsıldı diyebilirim. Çoğunlukla popüler ve gündemde olan filmlere odaklandığım bir 28 gün oldu. Favori 2025 filmleri listemi yerinden oynatacak yeni filmler izledim, şimdi kafamda listemi tekrardan güncelliyorum. Umarım siz de beni okurken keyif alırsınız! 

NE OKUDUM? KÖŞESİ

Bu ay bir kitap okumanın hüznünü yaşıyorum. Şu an Ia Genberg’in Detaylar’ını okuyorum. Şubat sonuna biter diye düşündüm ama bitmedi. Şubat ayının 28 gün çekmesi de benim elimde değil sonuçta. Bir de ek işim olan redaktörlük sağ olsun yeni kitap dosyasına odaklanmak da kitap okuyamama anksiyetemi dizginledi. Ama bir kitap okudum ki bu ayın kitaplarını katladı resmen. Şimdi ondan bahsedeyim.

GÖKYÜZÜ DÜŞERKEN – LORENZA MAZZETTI

Çocukluğun o berrak bakış açısıyla savaşın vahşetini karşı karşıya getiren, sarsıcı ve bir o kadar da naif bir roman. Kitap, İkinci Dünya Savaşı’nın son demlerinde, İtalya’nın güneşli ve huzurlu bir köşesinde, amcalarının yanında yaşayan iki küçük kız kardeşin, Penny ve Baby’nin dünyasını merkezine alıyor. Çocuklar, etraflarında olup biten siyasi gerilimleri ve yaklaşan felaketi tam olarak kavrayamadan, oyunlarla ve masalsı bir merakla hayatlarına devam etmeye çalışırlar. Kitabı okurken Mazzetti’nin yarattığı o çocuksu dildeki samimiyete ve anlatımın içtenliğine hayran kaldım. Mazzetti, savaşın dehşetini büyük ve ağır kelimelerle anlatmak yerine, küçük bir çocuğun günlük rutinindeki o masum detaylar üzerinden vermeyi tercih ediyor. İnsan ruhunun en karanlık dönemlerde bile nasıl bir umuda ve sevgiye tutunmaya çalıştığının hüzünlü bir kanıtı gibi adeta. Dünyanın o küçük çocukların gözünden ne kadar adaletsiz göründüğünü uzun süre düşünmeden edemedim.

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

HAMNET – CHLOE ZHAO 

Hamnet, bir çocuğun kaybı üzerinden yasın evin her köşesine nasıl yerleştiğini anlatan, derinlikli ve incelikli bir film. Hikaye, 16. yüzyıl İngiltere’sinde geçiyor ve Shakespeare ailesinin yaşamına odaklanıyor. Küçük Hamnet’in ani ölümü, geride kalan anne Agnes, baba William ve kız kardeş Judith için hayatı ikiye ayıran bir kırılma yaratıyor. Film, bu kırılmanın ardından aile içinde oluşan sessizlikleri, suçluluk duygusunu ve yasın ağırlığını işliyor. Zaten bu yavaşlık insanın içindeki acıyı yavaş yavaş örüyor. Daha ilk sahnelerde, bir evin içindeki küçük bir telaşın nasıl geri dönülmez bir boşluğa dönüşeceğini hissediyorsunuz mesela. Agnes’in yasını izlemek çok sarsıcı. Agnes karakterinin yaşadığı her duyguyu Jessie Buckley öyle canlı oynamış ki insan onun gözlerine bakarken bile kendi kayıplarını hatırlıyor. William’ın uzakta oluşu, sahneye ve kelimelere sığınışı, aralarındaki mesafeyi daha da büyütüyor. Aynı acının içinde iki ayrı yalnızlık doğuyor. En çok da sevginin kalıcılığı etkiliyor insanı. Bir çocuğun yokluğu, geride kalanların hayatını başka bir yöne savururken, sanatın ve hafızanın dönüştürücü gücü beliriyor. 5/5.

THE SECRET AGENT – KLEBER MENDONÇA FILHO 

The Secret Agent izlerken içimde yavaş yavaş genişleyen bir huzursuzluk oluştu. Film 1977’de askeri diktatörlük altındaki Brezilya’da geçiyor ve daha ilk sahneden itibaren insanı temkinli bir dikkatle bakmaya zorluyor. Kleber Mendonca Filho bu hikayeyi bir politik gerilim gibi kuruyor fakat asıl ilgisi insanın içindeki kırılmaya yöneliyor. Marcelo geçmişte rejimle bağlantısı olmuş bir adam. Şimdi sahte bir kimlikle Recife’ye dönüyor. Yeni bir isimle yaşamaya çalışıyor. Resmi kayıtlarda başka biri, sokakta başka biri, kendi hafızasında bambaşka biri. Amacı sessizce yaşamak ve geçmişini geride bırakmak. Fakat şehir onu rahat bırakmıyor. Daha ilk anlardan itibaren izlenme duygusu yerleşiyor. Bir komşunun bakışı uzun sürüyor. Telefonda hafif bir cızırtı duyuluyor. Sokakta karşılaşılan eski bir tanıdık geçmişi hatırlatıyor. Marcelo’nun kimliği tam da bu noktada katman katman açılıyor. İlk başta film hiçbir yere bağlanmayacak kadar birbirinden bağımsız ve kopuk gözüküyor ama sonra kendisini toparlıyor. Bunda Filho’nun eskiden bir sinema yazarı olmasının maharetinde yatıyor gibi. Hiçbir konuyu açıklamasız bırakmıyor ama konu olarak heyecanlı ve tutarlı gözükse de süresi bakımından bu heyecanı söndürdüğünü düşünüyorum naçizane. Olaylar çok uzuyor ve insanın odak noktasının sınırlarını zorlayacak şekilde yavaş aktığı çok sahne açığa çıkıyor. Tam da bu noktada da ana karakterimizin motivasyonunu kaybediyoruz. Filmleri sürelerine göre yargılayan bir insan asla değilim ama bu film 3 saate yakın olmayı gerektirecek bir film değildi. 3.5/5.

POSITANO – PIERRE CLEMENTI

Pierre Clémenti’nin Positano filmi, klasik sinema kalıplarının tamamen dışında duran, rüya gibi ve son derece kişisel bir yeraltı yapıtı. Clementi’nin sadece bir aktör olmadığını, aynı zamanda elinde kamerasıyla hayatı bir şiir gibi kaydeden özgür bir ruh olduğunu bu kısa filmde çok net görebiliyoruz. Film, İtalya’nın o büyüleyici Amalfi kıyısındaki Positano kasabasında, yönetmenin dostları ve ailesiyle geçirdiği zamanların bir tür görsel günlüğü niteliğini taşıyor. Filmin hikaye anlatımından ziyade hissettirdiklerine odaklandığını ve izleyiciyi o dönemin bohem atmosferine davet ettiğini söylemeliyim. Clementi, kamerayı sanki bir fırça gibi kullanarak renkleri, ışığı ve insan bedenlerini birbirinin üzerine bindiriyor. Filmi sadece bir tatil kaydı olmaktan çıkarıp, sevginin ve özgürlüğün kutsandığı psychedelic bir ayine dönüştürüyor. 4.5/5. 

THE PLAGUE – CHARLIE POLINGER 

Film, 2003 yazında geçiyor ve on iki yaşındaki Ben’in su topu kampına katılmasıyla başlıyor. Ben, burada popüler çocukların kurduğu katı hiyerarşiye girmeye çalışırken, vücudunda deri döküntüleri olan Eli adındaki bir çocukla karşılaşıyor. Kamptaki diğer çocuklar bu durumu gizemli ve bulaşıcı bir veba olarak adlandırıp Eli’yi tamamen dışlıyorlar. Hikaye, Ben’in bu acımasız grubun bir parçası olma arzusu ile vicdanı arasında sıkışmasını, korkunun ve psikolojik gerilimin birleştiği sarsıcı bir dille anlatıyor.

Polinger, çocukluk döneminin o masum görünen ama aslında bir o kadar vahşi olabilen dünyasını öylesine keskin bir gözlemle aktarmış ki hayran kalmamak elde değil. Suyun altındaki çekimlerin yarattığı o boğucu klostrofobi ve ergenlik kaygısının bedensel bir korkuya dönüşme biçimi zihnime kazındı. Bir çocuğun kabul görme çabasının nasıl bir yıkıma yol açabileceğini çok ham bir yerden hissettiriyor. 4/5. 

MARTY SUPREME – JOSH SAFDIE

Timothee Chalamet’ye karşı love&hate ilişkisi barındırıyorum içimde. Yine de yer aldığı yapımları izlemeyi seviyorum çünkü iyi oynuyor. İyi bir oyuncu olduğunun hakkını vermek gerek. Gelelim filmimize.

Marty Supreme, Josh Safdie’nin sinemasında yeni bir eşik gibi duruyor. Film, ilk sahnesinden itibaren insanı içine çekiyor. Bu tabii Safdie’lerin sinemasında aşina olduğumuz bir durum. Josh Safdie, kamerasını karakterinin peşine takıyor ve onun iç dünyasındaki dalgalanmaları neredeyse bedensel bir deneyime dönüştürüyor. Marty’nin hırsı, kırılganlığı ve büyüme arzusu aynı potada eriyor. Bu yolculuk boyunca sadece bir başarı hikayesine tanıklık etmiyoruz, aynı zamanda bir insanın kendini inşa edişini adım adım hissediyoruz. Sokakların enerjisi, salonların baskısı ve kalabalığın beklentisi kadrajın içinde sürekli hareket halinde. Görüntü dili insana dinamik bir izleme deneyimi yaşatıyor. Timothee de canlandırdığı Marty karakteriyle derin bir varlık kuruyor ve gittikçe Marty Reisman’e benziyor kendisi gerçekten de Bu insanı bir tık rahatsız da ediyor tabii ki ama  Safdie burada karakterine alan açıyor ve onu tüm çelişkileriyle sevilebilir kılıyor. Filmin mahareti de burada gizli. 4/5. 

28 YEARS LATER: THE BONE TEMPLE – NIA DACOSTA

Nia DaCosta’nın yönetmenliğinde hayat bulan 28 Years Later: The Bone Temple, serinin o meşhur kaosunu çok daha olgun ve mitolojik bir derinlikle harmanlıyor. Film, virüsün dünyayı ilk vuruşundan tam yirmi sekiz yıl sonra, Britanya’nın uçsuz bucaksız ve vahşi doğasında bir “Kemik Tapınağı” kurmaya çalışan bir topluluğun hayatta kalma savaşını merkeze alıyor. Zaten bunun gelişimini Danny Boyle’un 28 Years Later filminde görmüştük. Bu da o filmin devam serisi aslında. Geçmişin gölgesiyle büyüyen genç nesillerin, enfekte olanlardan ziyade kendi içlerindeki karanlıkla mücadelesi bu serinin asıl can damarını oluşturuyor. DaCosta, bu izole dünyada yükselen yeni inanç sistemlerini ve insanın iktidar hırsını mükemmel bir şekilde yansıtmış. Serinin mirasını devralırken sadece bir devam filmi çekmekle kalmamış, aynı zamanda insan doğasının en uç noktalarına dair felsefi bir sorgulama başlatmış gibi hissettirdi bana. Çünkü Danny Boyle’un 28 Years Later’ından daha çok etkileyiciydi. Diğer partı şimdiden büyük bir merakla bekliyorum. 4/5. 

MASUMİYET MÜZESİ – ZEYNEP GÜNAY TAN (MİNİ DİZİ)

Açık konuşayım, Masumiyet Müzesi’ni okumadım. O yüzden yorumum tamamen izleyici gözünden olacak. Orhan Pamuk çok severim ama. Onun ağzından İstanbul’u dinlemek de iyi gelir uzun uzun oluşturduğu betimlemelerini okumak da. 1970’lerin İstanbul’unda, cemiyet hayatının parıltılı sofralarından Çukurcuma’nın tozlu dükkanlarına uzanan o hastalıklı tutkuyu odağına alıyor dizi de. Kemal’in, nişanlısı Sibel ile evlilik hazırlıkları yaparken uzak akrabası Füsun ile karşılaşması, sadece bir aşk hikayesinden çok koca bir hayatın eşyalar üzerinden kurulan o hüzünlü ve karanlık müzesini başlatıyor. Diziyi izlerken Kemal karakterine karşı içimde büyüyen o yoğun öfkeyi dile getirmekte bile zorlanıyorum. İzlediğim en rezil erkek karakteriydi. Kendi konforlu hayatını ve ona sadakatle bağlı olan sevgilisini bir kenara itip, henüz on sekiz yaşındaki bir genç kızın hayatını kendi bencilliğiyle mahvetmesi zaten başlı başına fiyasko. Kemal’in aşk sandığı o yıkıcı takıntısı, aslında Füsun’un gençliğini ve geleceğini adım adım sömüren bir esarete dönüşüyor. Adamın her bir eşyayı toplarken duyduğu hastalıklı hazzı, sevginin ne kadar bencilce ve zalimce bir boyuta varabileceğini net şekilde hissettiriyor bizlere. Zeynep Günay Tan, bu karakterin yarattığı duygusal tahribatı ve Füsun’un o çaresiz hapsolmuşluğunu öylesine yalın bir acıyla anlatmış ki, ekran başında Kemal’in bencilliğine bağırmak istedim. Dizinin yarattığı o buram buram hüzün kokan atmosfer, nostaljinin içindeki o gizli şiddeti ve toplumsal baskının bir kadını nasıl köşeye sıkıştırdığını muazzam bir duyarlılıkla sergiliyor. 4/5.

Yorum bırakın