MART UÇUP GİTTİ

Herkese merhaba! Bu ayı tamamen yeni seriler ve yönetmenler keşfetmeye ayırdım. İş yoğunluğu ve stresinden sıyrılmak adına, vaktimi hem zihnimi dağıtacak hem de izlediğimde ‘iyi ki’ dedirtecek yapımlara ve kitaplara yönlendirdim. Yazıma vakit ayıran herkese şimdiden çok teşekkürler!

NE OKUDUM? KÖŞESİ

DETAYLAR – IA GENBERG

Ia Genberg, Detaylar ile insanı öyle bir yerden yakalıyor ki, hikaye bittiğinde elimizde sadece bir karakterin anıları kalmıyor; kendi hayatımızın dökümleriyle baş başa kalıyoruz. Kitap, yüksek ateşin getirdiği o tuhaf, yarı rüya yarı gerçek halin içinde, bir kadının hayatına dokunup geçmiş dört farklı insanın portresini çiziyor. Bu portreler küçücük, unutulması gereken ama zihne mıhlanan detaylarla örülüyor.

Genberg, hayatın o devasa karmaşasını değil, o karmaşanın içinden süzülüp gelen, bizi biz yapan o ufacık anları anlatıyor. Kim olduğumuzu belirleyen şeyin büyük başarılar değil, o anlık karşılaşmalar, yarım kalmış konuşmalar ve sessiz vedalar olduğunu anlıyorsunuz. Kendi iç dünyasındaki o kırılganlığı böylesine cesurca ama bir o kadar da zarifçe paylaşması çok etkileyici. 4/5.

HOWL, KADDISH AND OTHER POEMS – ALLEN GINSBERG

Sayfaları çevirirken modern dünyanın o boğucu gürültüsüne karşı atılmış en içten, en çıplak çığlığı duyuyorsunuz sanki. 1950’lerin o tek tipleşmiş, ruhu hapseden düzenine karşı bir başkaldırı bu. Ginsberg, kelimeleri birer mermi gibi kullanıp zihnimizdeki o paslanmış kapıları zorluyor. Şiirlerin o kendine has akışı, dur durak bilmeyen nefesleri sizi adeta bir caz solosu gibi peşinden sürüklüyor.

Büyük laflar ederek bizi etkilemeye çalışmıyor. Sadece hayatın o gizli saklı kalmış, halı altına süpürülmüş köşelerini önümüze seriyor. Kendi iç dünyasındaki o fırtınaları böylesine yalın ve cesurca paylaşması, insanı kendi doğrularını sorgulamaya itiyor. Okurken bazen nefes nefese kaldığımı, bazen de bir aynaya bakıyormuşum gibi irkildiğimi fark ettim. Eğer kelimelerin gücüne, o filtresiz anlatımın sarsıcılığına inanıyorsanız bu kitap kütüphanenizin en nadide köşesinde durmalı. 4/5.

THE BIRTH OF VENUS – SARAH DUNANT

Normalde üzerinde çalıştığım, redaksiyonunu yaptığım dosyalar hakkında pek yazmıyorum ama bu kitap beni susturmayı başaramadı, üzerine iki çift laf etmek istedim.

Sarah Dunant, Venüs’ün Doğuşu ile bizi Rönesans’ın tüm o ihtişamlı perdelerinin arkasına çekiyor. Ancak bu kez sahnenin merkezinde büyük sanatçılar ya da papalar yok; o karmaşanın içinde kendi sesini bulmaya çalışan genç bir kadın, Alessandra var. 

Kitap, Alessandra’nın sadece resim yapma tutkusunu değil, aynı zamanda toplumun kadınlar için çizdiği o dar sınırların dışına taşma arzusunu anlatıyor. Bir yanda Savonarola’nın o her şeyi yakan, temizleyen ve korku salan o ateşli vaazları, diğer yanda sanatın tüm o günahkar ama büyüleyici çekimi… Alessandra’nın gözünden okuduğumuz bu iki dünya arasındaki sıkışmışlık, insanın kendi içine hapsolmuşluğunu o kadar net yansıtıyor ki. Dunant, tarihsel olayları bir dekor gibi kullanıp bizi doğrudan o kadının sancılı iç dünyasına bırakıyor. Kitabı bitirdiğimde Floransa’nın o altın çağında, sanatın ve iktidarın birbirine karıştığı o tehlikeli sularda nefes alıyormuşum gibi hissettim. Maya Kitap etiketiyle raflarda yerini aldığında sayfalarını çevirirken belki beni de bir köşede tebessümle hatırlarsınız. 🙂 4/5. 

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

ANNE CHARLOTTE ROBERTSON’IN FIVE YEAR DIARY DOSYASI

Günümüz vloggerları yokken Anne Charlotte Robertson vardı diyerek söze başlamak istiyorum öncelikle. Onun kamerasıyla kurduğu ilişkiyi izlemek, birinin hayatına yakından eşlik etmek gibi geliyor bana. Sanki kapıyı çalıp içeri giriyorsun, o da kamerayı sana çevirip “bak bugün böyleyim” diyor. Bu kadar açık, bu kadar doğrudan bir şeyle karşılaşınca insan ne yapacağını şaşırıyor önce. Sonra alışıyorsun. Sonra onun hayatını izlemeden duramıyorsun. Bendeki bu bağlılık tam olarak böyle gelişti.

Five Year Diary’nin parçaları arasında dolaşırken özellikle 1, 2 ve 3 numaralı bölümler bir tür başlangıç hissi veriyor. Daha ilk anlarda bile o kırılgan enerjisi hissediliyor. Kamera bir araçtan çok bir sırdaş gibi. O erken bölümlerdeki çekingenlik, yer yer kendini tartma hali, insanın içine tuhaf bir yakınlık duygusu bırakıyor. İzlerken bir yabancıya bakmıyorsun da tanışmanın ilk anlarına denk gelmiş gibi oluyorsun sanki.

26 ve 31’e geldiğimde, bu günlüklerin sadece “olanı kaydetmek” gibi bir derdi olmadığını daha iyi anladım. Bazen bir düşüncenin etrafında dolaşıyor, bazen duyguların içine girip çıkıyor. Her şey olduğu gibi kalmıyor, sürekli kendini yeniliyor ve varlığını dönüştürüyor gibi. İzlerken benim de kendi içimde bir şeyleri kurcalamaya başlamama neden oldu.

40 ve 47’de artık bir süreklilik hissi var. Zaman geçiyor, o kaydetmeye devam ediyor, ben de izlemeye. Bir noktadan sonra bölümler tek tek hatırlanan şeyler olmaktan çıkıyor ve bir yaşamın parçaları gibi üst üste binmeye başlıyor. 

80 ve üzeri kayıtlarına denk geldiğimde ise içimde başka bir duygu oluştu. Bu kadar uzun bir yolculuğun ardından hala kameraya dönmek, hala kendini anlatmaya devam etmek… Bunda garip bir direnç var. Sakin bir ısrar. İzlerken ben de o ısrarın parçası olmuşum gibi hissettim. Artık sadece izleyen biri değildim, o kaydettikçe ben de yanında kalıyordum.

Bütün bu bölümler arasında dolaşırken en çok aklımda kalan şey, burada “anlatmak” ile “yaşamak” arasında bir sınır yok. Kamera açıldığı anda hayatın kendisi akmaya başlıyor. Bu yüzden izlediğim şeyleri toparlayıp şöyleydi demek zor geliyor. Daha çok, birinin günlerine misafir olmuşum gibi. 5/5.

SOUND OF FALLING – MASCHA SCHILINSKI

2025 yılının en sessiz ama en derinden vuran sürprizi diyebilirim Sound of Falling için. Ben ancak izleyebildim tabii ama 2025 yılının en iyi filmleri listemde baş köşeyi aldı, şimdi güncellesem en başa kendisini koyardım. 

Filmin bizi içine çektiği dünya öylesine gerçek ki, karakterlerin nefes alışını bile yanımda hissediyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Hikaye anlatımı klasik kalıpları yıkıp geçmiş. İzlerken şimdi ne olacak merakından ziyade, şu an ne hissediyorum sorusuyla baş başa bırakıyor insanı. Görüntü yönetmenliği ise apayrı bir boyutta. Her kareyi dondurup evimin duvarına asmak istedim. Renklerin solukluğu ile duyguların keskinliği arasında kurulan o denge bir saygı duruşunu hak ediyor. 

Film, aynı çiftlik evinde geçen koca bir yüzyılı dört farklı genç kızın gözünden anlatıyor. Aralarında on yıllar olsa da o evin tozlu raflarında, gıcırdayan tahtalarında ve penceresinden süzülen ışıkta birbirlerinin izlerini buluyorlar. Biri diğerinin yarım bıraktığı arzuyu sürdürüyor, bir diğeri yıllar önceki bir sırrın yükünü omuzluyor. Sıkıntıları, isyanları ve hayata karşı o dik duruşları zamanın ötesinde bir yerde buluşuyor. Karakterlerin birbirini görmeden, sadece hislerle kurduğu o bağ öylesine sarsıcı ki… Sanki o evin aynasında birbirlerinin bakışlarıyla karşılaşıyorlar ve her biri kendi döneminden diğerine bir selam gönderiyor.

Geçmişin bugünle nasıl konuştuğunu hiçbir büyük söze ihtiyaç duymadan anlatıyor. İnsanın en saklı, en kimsesiz köşelerine dokunan bir dürüstlüğü var bu anlatının. Samimiyetin bu kadar çıplak ve süssüz haliyle büyülenmemek elde değil. Filmdeki çocuk oyuncalar da kuvvetli bir tebriği hak ediyor. 4.5/5. 

I SWEAR – KIRK JONES

Kirk Jones, 80’li yılların İskoçya’sına götürüp bizi John Davidson adında gencecik bir çocuğun dünyasına hapsediyor. Hayalleri olan, kalecilik tutkusuyla yanıp tutuşan o neşeli çocuğun, vücuduna söz geçiremediği o anların başlamasıyla hayatının nasıl tepetaklak olduğunu izlemek gerçekten yürek burkuyor. Film, Tourette sendromunun sadece fiziksel bir durum olmadığını, toplumun bilgisizliği ve önyargılarıyla nasıl devasa bir duvara dönüştüğünü yüzümüze çarpıyor. John’un okulda yediği o haksız cezalar, dışlanmışlığı ve en yakınlarının bile onu anlayamaması karşısında hissettiği o çaresizlik odamın içine sızdı adeta. Ama bu hikaye sadece bir trajedi güzellemesi değil. Aksine, insanın en zor anlarda bile mizahı ve direnci nasıl bulabildiğine dair muazzam bir kanıt. O kontrolsüz haykırışların ardındaki o nazik ve sevgi dolu adamı gördükçe, dürüstlüğün ve kabullenmenin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha anladım. Robert Aramayo’nun performansı ise kelimelerin ötesinde. Sanki o acıyı ve zaferi bizzat yaşıyormuş gibi hissettiriyor. 4/5.

ROOFMAN – DEREK CIANRANCE

Roofman ile geçirdiğim süre, bir karakterin peşine takılıp şehirde amaçsızca dolaşmak gibiydi. Hikaye basit bir yerden açılıyor aslında, geceleri çatılara çıkan, küçük hırsızlıklarla hayatını sürdüren bir adamı izliyoruz. Film bunu bir olay gibi değil de, daha çok o adamın dünyaya nasıl baktığını izlemeni sağlıyor gibi. En nihayetinde gerçek bir olaydan birebir esinlenilen bir film bu çünkü. Adamın motivasyonunun aslında ne olduğunu, neye yaklaşamadığına kadar hepsine bir cevap bulunuyor film sonunda.

Derek Cianfrance bu karakteri anlatırken onu açıklamaya çalışmıyor. Bu çok iyi bir tercih olmuş. Çünkü adamın yaptığı şeyler kadar yapmadıkları da önemli. Bir yere yerleşemiyor, birine bağlanamıyor, bir hayatın içine giremiyor. Çatılar bu yüzden var sanki. Yerden biraz kopmak, kimseye tam olarak karışmamak için. Bu benim görüşüm ama tabii ki. Adam çünkü bir suçlu ve benim düşündüğüm gibi bir hayat görüşü de olmayabilir ama film bana bunu daha yakından hissettirdi. 3/5.

CASINO ROYALE – MARTIN CAMPBELL

Sinefilliğim düşmeyecekse ben bu filmi daha yeni izledim… 2006 yapımı falan diyoruz ama Casino Royale sanki bugün çekilmiş gibi duran o zamansız havasıyla insanı yakalıyor. Daniel Craig’in o ilk sahnedeki siyah beyaz dövüşünden tut, o meşhur inşaat sahasındaki kovalamacaya kadar her şey hala çok diri. 2026’da izleyince bazı sahneler tabii ki çiğ ve HADİ AMA diye haykırmamla geçti ama yine de dönemine göre bence çok iyi işmiş. O parkur sahnelerini izlerken insan yerinde duramıyor. 

Peki ben bu filmi nerede tutuyorum? Açıkçası ortalama bir düzeyde sevdiğimi söyleyebilirim. Bir başyapıt mı, tabii ki hayır. Ama serinin o eski, artık biraz karikatürize kalmış havasını dağıtması açısından kıymetli bir iş. Daniel Craig’in o buz gibi bakışları ve karakterin duygusuz bir ölüm makinesine dönüşme süreci etkileyici. Ama kabul edelim ki poker masasında geçen o uzun dakikalar bazen tempoyu biraz fazla düşürüyor. Yine de Bond dünyasına giriş yapmak isteyen biri için sağlam kapı burası.

İşte böyle; ne yere göğe sığdıramadığım bir klasik ne de izleyip geçtiğim sıradan bir aksiyon. Kendi içinde dengesi olan, Bond’u insan seviyesine indiren ama o karizmasından da bir şey kaybettirmeyen bir yapım. 3/5.

SCARY MOVIE DOSYASI

Scary Movie serisine başlarken beklentim çok basitti, biraz kafa dağıtmak, çok düşünmeden gülmek.Tam da öyle oldu aslında. İzlerken sürekli yüksek bir beklentiyle oturmadım başına; daha çok akıp gitsin istedim.

İlk filmle birlikte o dünyaya giriş yapmak oldukça keyifliydi. Scary Movie 2, Scary Movie 3 ve Scary Movie 4 arasında dolaşırken en net hissettiğim şey, bu serinin gerçekten ilk filmle ayakta duruyor oluşuydu. İlkindeki o absürt enerji, o kendini fazla ciddiye almayan tavır bir şekilde tutuyor. Şakalar bazen aşırıya kaçıyor, bazen çok basit kalıyor; yine de bir bütün olarak eğlenceli bir akış var.

İkinci filmde ise bu akış biraz dağılıyor gibi geldi bana. Şakalar daha cinsiyetçi, daha türcü ve daha dağınık bir noktaya evrildi. İzlerken arada güldüğüm anlar olmadı diyemem ama bir süre sonra sanki aynı şey tekrar ediyormuş hissi oluştu. Bir noktadan sonra filmle aramda küçük bir mesafe açıldı.

Üçüncü film o mesafeyi biraz kapatıyor. Tam anlamıyla toparlanmış diyemem ama ikinci filme göre daha izlenir bir hâli var. Bazı sahnelerde o eski eğlence hissi geri geliyor. En azından “tamam, bu seri hâlâ bir şeyler yapabiliyor” dedirtiyor.

Dördüncü filmde ise benim için işler iyice zayıfladı. Şakalar daha çok üst üste yığılmış gibi duruyor, aralarında bağ kurmak zorlaşıyor. İzlerken zaman zaman kopup gittiğimi fark ettim. Sanki film kendi içinde bile ne yapmak istediğine tam karar verememiş gibiydi.

Genel olarak bakınca, bu seri benim için uzun uzun düşüneceğim bir izleme serüveni değildi. Daha çok bir akşam açıp izlediğim, arada güldüğüm, bittikten sonra da tamam deyip kenara çekildiğim bir şeydi. Yine de ilk filmin o rahat ve oyunbaz hali aklımda kaldı. Diğerleri onun etrafında dolanan denemeler gibi duruyor. Henüz 5’i izlemedim, o da nisan ayına kaldı artık. Sonra da zaten yeni filmi var, onun için heyecanlıyım ama nedense. 2.5/5.

Yorum bırakın