Biraz yorgun olan Ana, yeni file çuvalını dolduran market eşyalarıyla birlikte tramvaya bindi. Çuvalını kucağına aldı ve tren hareket etmeye başladı. Ardından, rahatlamaya çalışır bir vaziyette iç çekerek koltuğuna yerleşti.
Ana’nın çocukları oldukça iyiydi, sahici ve olgun çocuklardı. Büyüyorlar, banyolarını yapıyorlar, kendileri için talepte bulunuyorlar, yaramazlık yapıyorlar ve her zamankinden daha eksiksiz anlar yaşıyorlardı. Ne de olsa mutfak genişti, arızalı ocak küçük patlamalara neden oluyordu. Apartmandaki sıcaklık boğucuydu ve Ana bunun bedelini yavaş yavaş ödüyordu. Fakat kendisinin titizlikle kestiği perdeleri dalgalandıran rüzgar ona, eğer isterse durup alnını silerek sakin bir ufka bakabileceğini hatırlattı. Tıpkı bir çiftlik işçisi gibi. Elindeki tohumları ekmişti, yalnızca elindekilerini, başkasını değil. Elektrik faturası tahsildarı ile olan kısa sohbeti giderek koyulaşıyor, çamaşır lavabosundaki su taşıyor, çocukları büyüyor, eve gazetelerle gelen ve açlıktan gülümseyen kocası büyüyor, apartmandaki hizmetçilerin bezdirici şarkıları artıyordu. Ana küçük ama güçlü eliyle yaşam enerjisini sakin bir şekilde her şeye veriyordu.
Öğleden sonranın belirli bir saati tehlikeliydi. Çünkü öğleden sonra diktiği ağaçlar ona gülümserdi. Kendi gücüne başka hiçbir şeyin ihtiyacı olmadığını öğrenince endişelenmeye başladı. Yine de o kendini, her zamankinden daha sağlam hissediyordu. Artık daha güçlüydü, oğullarının gömlekleri için kumaş kestiğini, büyük makasın kumaşa çarptığını görmek bile adeta ona zevk veriyordu. Sanatsal arzusunu uzun bir süre önce kenara bırakması, günlerini güzel ve dolu dolu geçirmesini sağlamıştı. Ancak zamanla dekoratif zevkleri gelişmiş ve içsel kargaşalarının yerini almıştı. Her şeyin mükemmel olabileceğini, her şeye uyumlu bir görünüm katabileceğini keşfetmiş gibiydi; hayat insan eliyle şekillendirilebilirdi.

İçten içe Ana, olayların derindeki köklerini hissetmeye ihtiyaç duymuştu. Ve bu, şaşırtıcı bir şekilde evin ona sağladığı bir durumdu. Dolambaçlı yollardan geçerek tipik bir kadının kaderine düşmüş, sanki kaderini kendisi inşa etmiş gibi ona uyum sağlamanın şaşkınlığını yaşamıştı. Evlendiği adam gerçek bir adamdı, sahip olduğu çocuklar da gerçek çocuklardı. Gençlik yılları ona hastalıklı zamanlardan biri gibi garip gözüküyordu. Yavaş yavaş bu hastalıktan kurtulmuş ve insanın mutlu olmadan yaşayabileceğini keşfetmişti: Mutluluğu ortadan kaldırarak, daha önce görünmez olan, bir insanın yaşama şekliyle -ısrarla, süreklilikle, keyifle- yaşayan bir sürü insan bulmuştu. Ana’nın evi olmadan önce başına gelenler artık hayatta başına gelmeyecek bir şeydi: çoğu zaman dayanılmaz bir mutlulukla karıştırılan huzursuz bir coşku gibi. Bunun karşılığında Ana nihayet anlaşılabilir bir şey yaratmıştı: yetişkin bir yaşam. İstediği ve seçtiği şey buydu.
Endişelendiği tek şey, evin tertipli ve düzenli olmadığı, güneşin tepede olduğu ve aile üyelerinin kendi işlerine baktıkları öğleden sonraki o tehlikeli saatte dikkatli olması gerektiğiydi. Temiz mobilyalara bakarken kalbi şaşkınlıktan yerinden çıkacakmış gibi oldu. Ama hayatında şaşkınlığa karşı şefkatli hissetmeye yer yoktu; ev işlerinin ona kazandırdığı beceri ile bu şaşkınlığı bastıracaktı. Daha sonra alışveriş yapmaya ya da bir şeyleri tamir ettirmeye gider, ailesinin yokluğunda evine bakardı. Döndüğünde öğleden sonra olmuş olurdu ve okuldan dönen çocukları ona ihtiyaç duyardı. Gün bu şekilde geçer ve gece huzurlu titreşimiyle birlikte çökerdi. Sabahları ise günlük işlerinin sakince onu çevrelemesiyle uyanırdı. Sanki pişmanlıkla eve dönmüş gibi mobilyaları yine tozlu ve kirli buluyordu. Kendisine gelince o, dünyanın karanlık köklerine gizli bir şekilde katıldı ve hayatını bir anonim olarak besledi. İstediği ve seçtiği şey buydu.

Tramvay yol boyunca sallanarak ilerliyordu. Çok geçmeden nemli bir esinti, öğleden sonranın sonunun geldiğini duyurdu. Ana derin bir nefes aldı ve bu kabulleniş yüzüne kadınsı bir hava verdi. Tramvay yavaşladıktan sonra durdu. Humaitá’nın önünde dinlenmek için yeterli zamanı vardı. Hal böyle olunca Ana, tramvay durağında duran adama baktı. Adamın diğer insanlardan farkı gerçekten dümdüz duruyor olmasıydı. Kör adam ellerini öne uzatmış bir vaziyette öylece oturuyordu. Onun böyle temkinli bir şekilde oturmasına neden olan şey ne olabilirdi ki? Rahatsız edici bir şeyler oluyordu. Sonra gördü: Kör adam sakız çiğniyordu… Evet, kör adam sakız çiğniyordu!
Kardeşlerinin ona, akşam yemeğine nasıl geleceklerini düşünmesi için hala bir saniyesi vardı – bu esnada kalbi belirli aralıklarla şiddetle çarpıyordu. Öne doğru eğilerek dikkatle kör adama baktı. Adam karanlıkta, acı çekmeden ve gözleri açık bir şekilde sakız çiğniyordu. Çiğneme hareketi adamın gülümsüyormuş gibi görünmesine neden oluyordu ve sonra adam aniden gülümsemiyordu, gülümsüyor ve gülümsemiyordu – Ana ona aşağılar gibi baktı. O an Ana’yı kim görse nefret dolu bir kadın izlenimi elde ederdi şüphesiz. Kör adama bakmaya devam etti, giderek daha fazla öne eğildi – tramvay aniden onu beklenmedik bir şekilde geriye doğru fırlattı, ağır file çuvalı kucağından yuvarlanıp yere düştü – Ana çığlık attı. Kondüktör ne olduğunu anlayamadan dur emrini verdi ve tramvay durdu, yolcular korkuyla etrafa bakındı.
Yiyeceklerini almak için kıpırdayamayan Ana, beti benzi atmış bir şekilde doğrulup oturdu. Uzun süredir kullanılmayan yüz ifadesi zorlukla yeniden ortaya çıkmıştı, hâlâ kararsız ve anlaşılmazdı. Gazeteci çocuk file çuvalını geri verirken gülümsedi. Ama yumurtalar gazete ambalajlarının içinde kırılmıştı, ağın içinden kıvamlı yumurta sarıları damlıyordu. O esnada kör adam sakız çiğnemeye ara vermişti ve ne olduğunu anlamaya çalışarak kuşkulu bir biçimde ellerini bilinmezliğe doğru uzatıyordu. Yumurta paketi çantadan uzaklaştırıldıktan sonra yolcular gülümsemeye ve kondüktörün işaretiyle de birlikte tramvay yeniden hareket etmeye başladı. Birkaç dakikanın sonunda kimse Ana’ya bakmıyordu. Tramvay raylar üzerinde gürleyerek ilerledi ve sakız çiğneyen kör adam sonsuza dek geride kaldı. Ama olan olmuştu.
Örgü filesi ellerine bir anda sert gelmişti, ördüğü zamanki sıcaklığı kaybolmuştu sanki, anlamını yitirmişti. Tramvayda olması onu şu anı düşünmeye itti; peki kucağındaki satın aldığı yiyeceklerle ne yapacaktı? Ve garip bir şarkı gibi, etrafındaki dünyası bir anda tekrar döndü. Zarar çoktan verilmişti. Neden mi? Etrafında kör insanların da olduğunu unutmuş olabilir miydi? Merhamet onu boğuyordu, ağır ağır nefes alıyordu. Bu olay gerçekleşmeden önce olan şeyler şimdi çürümüş, düşmancıl ve uyanık geliyordu. Dünya bir kez daha sıkıntılı bir yer haline gelmişti; birkaç yıldır çöküyor, sarı sarı akıyordu. Ona kendi günlerinden kovulmuş, sokaktaki insanlar tehlikedeymiş, minimum bir dengeyle karanlığın yüzeyinde yüzüyormuş gibi geldi – ve bir an için anlam yokluğunun onları nereye gideceklerini bilemeyecek kadar özgür bıraktığını düşünüyordu. Yasanın yokluğunu algılaması o kadar ani oldu ki, Ana sanki tramvaydan düşecekmiş gibi önündeki koltuğu kavradı, artık her şey sahip olmadıkları sakinliğe geri döndürülebilirmiş gibi geliyordu.
Kriz dediği şey nihayet gelmişti. Şimdi korku ve acı içinde nesnelere bakarken duyduğu yoğun zevk bunun bir işaretiydi. Sıcaklık daha da boğucu hale gelmiş, her şey güçlenmiş ve daha yüksek sesler çıkmaya başlamıştı. Kanalizasyon ızgaraları kuru, hava tozluydu. Rua Voluntários da Pátria’da bir devrim patlak vermek üzereymiş gibi görünüyordu. Sakız çiğneyen kör bir adam adeta dünyayı karanlık bir açgözlülüğe sürüklemişti. Her güçlü insanda kör adama karşı bir merhamet eksikliği vardı ve insanlar sahip oldukları bu güçle onu korkutuyordu. Yanında mavi giysili bir kadın vardı, bakışlarını ondan hızla kaçırdı. Kaldırımdaki bir kadın oğlunu ondan uzaklaştırdı! İki sevgili parmaklarını birbirine geçirerek yanından gülümseyerek geçti… Peki ya kör adam? Ana dayanılmaz bir yardımseverliğin içine düşmüştü.
Hayatını huzura kavuşturmuş, raydan çıkmasını önlemişti. Her şeyi yerli yerinde tutmuş, her insanı ayrı ayrı konumlandırmış, giyeceği giysileri ve akşamki izleyeceği filmi istediği zaman seçebileceği kıvamda günler geçiriyordu. Bu hayalini sakız çiğneyen kör bir adam paramparça etti. Bir anda duyduğu merhamet mide bulantısına dönüşüp ağzında belirdi. Bu sırada inmesi gereken durağı kaçırdığını fark etti. Zayıf ve her şeyin onu sarstığını hissediyordu. Dizlerinin bağı çözülmüş halde, elindeki yumurta lekeli fileyi sıkı sıkı tutarak tramvaydan indi ve etrafına baktı. Bir an için yönünü bulamadı. Gecenin bir yarısı dışarıdaydı.

Cadde, yüksek sarı duvarları olan uzun bir caddeydi. Çevresini tanımaya çalışırken kalbi korkuyla çarpıyordu ve yüzünde daha sıcak, daha gizemli bir rüzgar esiyordu. Sonunda nerede olduğunu anladı. Bir çit boyunca biraz daha ilerleyerek Botanik Bahçesi’nin kapısından geçti. Hindistan cevizi ağaçlarının arasındaki yürüyüş yolundan ağır adımlarla yürüdü. Bahçede kimse yoktu. Paketlerini yere koydu, yol kenarındaki bir banka oturdu ve uzun süre orada kaldı. Uçsuz bucaksızlık onu sakinleştiriyor gibiydi, sessizlik nefes alışını düzenliyor, kendi içinde uykuya dalıyordu.
Uzaktan, öğleden sonrasının parlaklığı eşliğinde palmiyelerle dolu olan o caddeyi gördü. Ancak dalların gölgesi yolu kapatıyordu. Etrafta dingin sesler, ağaç kokuları ve sarmaşıklar arasında küçük sürprizler vardı. Tüm bahçe, öğleden sonrasının giderek hızlanan anları tarafından ezilmişti. Onu çevreleyen bu yarı rüya nereden geliyordu? Her şey arıların ve kuşların vızıltısı gibi tuhaftı, fazla yumuşaktı, fazla büyüktü. Bir an hafif ama samimi bir hareket onu ürküttü – kendi etrafında döndü. Etrafındaki hiçbir şey hareket etmiş gibi gözükmüyordu. Ama orta caddede hareketsiz ve heybetli bir kedi duruyordu. Kürkü yumuşacıktı, sessizce yürüyüşüne devam ederek gözden kayboldu.
Ana endişeli bir şekilde etrafına baktı. Dallar sallanıyor, gölgeler yerde dalgalanıyordu. Bir serçe toprağı gagalıyordu. Ve aniden Ana pusuya düşmüş gibi hissetti. Bahçede gizli bir çalışma yürütüldüğünü algılamaya başlamıştı. Ağaçlardaki meyveler siyahtı ama bal gibi de tatlıydı. Yerde, küçük çürüyen beyinler gibi, çemberlerle dolu kurumuş çukurlar vardı. Bank mor meyve sularıyla lekelenmişti. Sular yoğun bir yumuşaklıkla çağıldıyordu. Ağacın gövdesine bir örümceğin gösterişli kolları tutunmuştu. Dünyanın acımasızlığı huzur vericiydi. Cinayet derindi. Ve ölüm sandığımız gibi değildi. Hayali olsa da – insanın dişlerini geçirebileceği bir dünyaydı, hacimli yıldız çiçekleri ve lalelerden oluşan bir dünya. Ağacın gövdesindeki yapraklar parazitlerle sarılmıştı, kabukları yumuşak ve yapışkandı. Bir teslimiyetten önce gelen tiksinti gibi – büyüleyiciydi. Bu büyüleyici etki onun midesini bulandırıyordu.
Ağaçlar dopdoluydu ama dünyanın bu zenginliği giderek çürüyordu. Ana açlıktan ölen çocukları ve yetişkinleri düşündükçe, sanki kendisi hamileyken terk edilmiş gibi mide bulantısı boğazına kadar yükseldi. Bahçenin hikayesi bambaşkaydı. Dev nilüferlerin canavar gibi yüzdüğü ışıltılı, gölgeli bir dünyanın ilk basamaklarında titriyordu. Çimenlerin arasında bulunan küçük çiçekler ona sarı ya da pembe değil, kötü bir şekilde altın ve kızıl renginde görünüyordu. Çürüme derindi ve güzel kokuyordu. Bütün bu ağır şeyleri, dünyanın en seçkin yaşamının gönderdiği, başı bir böcek sürüsü tarafından çevrelenmiş haldeyken gördü. Esinti çiçeklerin arasına sızdı. Ana onun tatlı kokusunu koklamaktan ziyade teninde hissetti… Bahçe o kadar güzeldi ki! Cehennemden korkuyordu. Artık neredeyse akşam olmuştu ve her şey yoğun ve ağır görünüyordu. Gölgelerin arasından bir sincap sıçradı. Ayaklarının altındaki toprak yumuşaktı, Ana onun üstüne zevkle bastı. Cezbediciydi ve midesinin bulandığını hissetti.

Ana sorumlu olduğu çocukları hatırladığında, bir anda acı dolu bir çığlıkla ayağa kalktı. Çantasını kaptı, karanlık patikadan aşağı indi, yürüyüş yoluna ulaştı. Adeta her tarafta mağrur kişiliksizliğiyle koşuyordu. Bahçeyi gördü. kilitli kapıları salladı, sert ahşabı kavrayarak tıkırdattı. Bekçi birden ortaya çıktı ve Ana şok olmuştu. Apartmanın kapısına ulaşana kadar bir felaketin eşiğindeymiş gibi hissediyordu. File çuvalını tutarak asansöre koştu, ruhu göğsünde çarpıyordu; neler oluyordu? Kör adama duyduğu şefkat bir ıstırap kadar şiddetliydi ama dünya onunmuş gibi görünüyordu; kirli, fani ve onun. Evinin ön kapısını açtı. Oturma odası geniş, kare şeklindeydi, kapı kolları tertemiz parlıyordu, pencere camları parlıyordu, lamba parlıyordu – bu hangi yeni ülkeydi? Ve bir an için şimdiye kadar sürdürdüğü sağlıklı hayat ahlaki açıdan ona çılgınca bir yaşam tarzı gibi göründü. Ona koşan çocuk, tıpkı onunki gibi uzun bacaklı, yüzü olan bir varlıktı bir koşu gidip ona sarıldı.
Çocuk telaş içinde Ana’ya sarıldı. Ana titreyerek onu kendinden korudu. Çünkü hayatı tehlikedeydi. Dünyayı seviyordu, yaratılmış olanı seviyordu; bulantıyla seviyordu. İstiridyelerden her zaman büyülendiği gibi, gerçeğe yaklaştığında her zaman hissettiği o belli belirsiz hastalıklı his onu uyarıyordu. Oğluna neredeyse onu incitecek kadar sarıldı. Sanki bir kötülük öğrenmiş gibi – kör adam mı güzel yoksa güzel Botanik Bahçesi mi? diye düşündü alakasızca – Her şeyden çok sevdiği oğluna sarıldı. İnanç şeytanı ona dokunmuştu. Gözü dönmüş bir şekilde hayat korkunç, dedi oğluna. Kör adamın çağrısına kulak verseydi ne yapardı? Tek başına gidecekti… Ona ihtiyacı olan fakir ve zengin yerler vardı. Onlara ihtiyacı vardı… Korkuyorum, dedi. Kollarının arasında çocuğun narin kaburgalarını hissetti, onun korkuyla hıçkırdığını duydu. Anne, diye seslendi oğlu. Onu kendinden uzak tuttu, o yüze baktı, kalbi sızladı. Annenin seni unutmasına izin verme, dedi ona. Çocuk annesinin kucağının gevşediğini hisseder hissetmez kurtuldu ve daha güvenli bir yerden annesine bakarak yatak odasının kapısına doğru kaçtı. Bu şimdiye kadar gördüğü en kötü bakıştı. Yüzüne hücum eden kan onu ısıttı.
Kaçış yoktu. Yarattığı günlerin kabuğu kırılmıştı ve su dışarı akıyordu. İstiridyeye baktı. Ve ona bakmamanın hiçbir yolu yoktu. Neyden utanıyordu? Bu artık şefkat değildi, sadece şefkat de değildi: kalbi en kötü yaşama arzusuyla dolmuştu. Artık kör adamın mı yoksa yoğun bitkilerin tarafında mı olduğunu bilmiyordu. Adam yavaş yavaş uzaklaşıyordu ve kadın, işkence sırasında gözlerini yaralayan kişinin yanına gitmiş gibi görünüyordu. Sakin ve gür Botanik Bahçesi ona bunu gösteriyordu. Dehşet içinde dünyanın güçlü kısmına ait olduğunu keşfediyordu – ve bu vahşi merhamete nasıl bir isim vermeliydi? Kör bir adam beni içimdeki en kötü şeye yönlendirdi, diye düşündü telaşla. Kendini sürgün edilmiş hissediyordu çünkü hiçbir yoksul onun sıcak ellerinden su içmiyordu. Ah! Bir aziz olmak bir insan olmaktan daha kolaydı! Tanrım, kalbinin en derin sularına inen merhamet gerçek değil miydi? Ama bu bir aslanın merhametiydi. Aşağılanmış bir halde, kör adamın daha fakir bir aşkı tercih edeceğini biliyordu. Ve titriyordu, bunun nedenini de biliyordu. Botanik Bahçesi onu, bir kurt adamın ay ışığı tarafından çağrılması gibi çağırıyordu. Ah! Ama kör adamı seviyorum! diye düşündü ıslak gözlerle. Yine de bu kiliseye gitmek için yeterli bir duygu değildi. Korkuyorum, dedi oturma odasında tek başına otururken. Kalktı ve hizmetçiye yemekte yardım etmek için mutfağa gitti.
Ama hayat onu ürpertiyormuş gibi titriyordu. Kesintisiz bir şekilde uzaktan okul zilini duydu. Küçük örümceği keşfettiği fırının alt tarafındaki tozun küçük dehşeti. Çiçeğin suyunu değiştirmek için vazoyu taşırken – çiçeğin ellerine baygın ve mide bulandırıcı bir şekilde teslim olmasının dehşeti vardı. Aynı gizli çalışma mutfakta da devam ediyordu. Çöp kutusunun yanında karıncayı ayağıyla ezdi. Küçük karınca cinayeti. Hayvanın minik bedeni titriyordu. Su damlacıkları çamaşır lavabosundaki durgun suya damlıyordu. Yaz böcekleri. Anlamsız böceklerin dehşeti. Her yerde sessiz, yavaş, inatçı bir yaşam vardı. Dehşet, dehşet! Mutfakta bir ileri bir geri volta atıyor, biftekleri dilimliyor, sosu karıştırıyordu. Başının etrafında, ışığın etrafında, boğucu bir gecenin sivrisinekleri dönüyordu. Merhametin kötü bir aşk kadar çiğ olduğu bir gece. İki göğsünün arasından terler süzülüyordu. İnanç onu parçalıyordu, sobanın sıcaklığı gözlerini yakıyordu. Sonra kocası geldi, abileri ve onların eşleriyle birlikte çocukları da geldi.
Akşam yemeğini dokuzuncu katta, tüm pencereler açıkken yediler. Gökyüzünün sıcağında tehditkâr bir uçak titreyerek geçip gitti. Az yumurtayla yapılmış olmasına rağmen akşam yemeği güzeldi. Çocukları da uyumamış, abisinin çocuklarıyla birlikte halının üzerinde oynuyorlardı. Yaz mevsimiydi, onları yatağa göndermek anlamsız olurdu. Ana biraz solgundu ve diğerlerine usulca bir gülümsemeyle eşlik ediyordu. Akşam yemeğinden sonra nihayet ilk serin esinti pencerelerden içeri girdi. Ailece masanın etrafına oturdular. Günün yorgunluğu üzerlerindeydi, aynı fikirde olmadıkları için mutluydular, çünkü hata bulmaya çok hazırdılar. Nazik ve insani kalpleriyle her şeye gülüyorlardı. Çocuklar etraflarında hayranlık uyandıracak şekilde büyüyorlardı. Ve sanki bir kelebekmiş gibi Ana, bir daha asla onun olamayacağı an’ı parmaklarının arasında yakaladı. Daha sonra, herkes gittiğinde ve çocuklar çoktan yatağa girdiğinde, pencereden dışarı bakan kaba bir kadına dönüştü. Şehir uykuda ve sıcaktı. Kör adamın serbest bıraktığı her şey onun günlerine sığacak mıydı? Yeniden yaşlanması için kaç yıl geçmesi gerekecekti? En ufak bir hareketinde çocuklardan birini çiğneyebilirdi. Ama bir aşığın hınzırlığıyla, çiçekten sivrisinek çıktığını, dev nilüferlerin gölün karanlığında yüzdüğünü kabullenmiş gibiydi. Kör adam Botanik Bahçesi’nin meyveleri arasında sallanıyordu. Eğer patlayan fırın olsaydı, bütün ev çoktan yanmış olurdu, diye düşündü mutfağa koşarken ve kocasını dökülen kahvenin önünde buldu.
“Ne oldu?!” her tarafı titreyerek çığlık attı Ana.
Adam karısının korkusuyla sıçradı. Ve aniden ne olduğunu anlayıp güldü:
“Bir şey olmadı,” dedi, “sadece sakarım”. Adam yorgun görünüyordu, gözlerinin altında torbalar vardı.
Sonra onu hızlı bir dokunuşla kendine yaklaştırdı.
“Sana bir şey olmasını istemiyorum, asla!” dedi Ana.
“En azından fırının üzerimde patlamasına izin ver,” diye yanıtladı kocası gülümseyerek.
Ana, kocasının kollarında hareketsiz kaldı. Öğleden sonra huzurlu bir hava patlak vermişti ve evin üzerinde mizahi, hüzünlü bir ton asılı duruyordu.
“Yatma vakti,” dedi, “geç oldu”. Kendisine ait olmayan ama doğal görünen bir hareketle adam, karısının elini tuttu. Arkasına bile bakmadan onu yanına aldı, yaşamın tehlikesinden uzaklaştırdı.
Yardımseverliğin baş döndürücülüğü sona ermişti. Ve eğer aşktan ve onun cehenneminden geçmişse bile, şimdi aynanın karşısında hiçbir şey olmamış gibi saçlarını tarıyordu, bir an için kalbinde hiçbir dünyaya yer kalmamıştı. Yatmadan önce sanki bir mumu söndürür gibi günün küçük alevini üfledi.
(Öykü, The Complete Stories kitabına ait olup Katrina Dodson’ın çevirisinden tarafımca bizzat çevrilmiştir. Telif hakları bana aittir. Tüm yasal haklarım saklıdır).

