İşçi Filmleri Festivali’nin 20. yılı şerefine bu sene Ankara ayağında görevliydim. Çok güzel insanlar tanıdım. Buradan her birine teker teker sarılıyorum. Yorucu geçen arka planının ardında kendine samimi bir aile oluşturmak her yerin harcı değildir. İşçi Filmleri Festivali bana tam anlamıyla yorgunluğumu unutturan sıcak bir yuva oldu. Siz de sömürüsüz, ücretsiz, sponsorsuz, her aşaması sinemaya kendini adamış gönüllülerin emeğiyle oluşan bir festivalde yer almak istiyorsanız gelin, gönüllü olun!
Festival kapsamında birbirinden çeşitli yönetmenlerin filmleri gösterildi. Hepsinin ana teması Hak Hukuk Adalet ve İşçi emeğine yeni bir bakış sunmasıydı. Her bir film direniş ve mücadeleye kapı aralayan türdendi. Görevde boşluk olduğunda elimden geldiğince izlemek istediğim filmleri izledim.
Festivalin ilk günü Feride Çetin’in açılış konuşmasıyla başladı. Onun rehberliğinde 11 gün boyunca sürecek olan festivalin ana hatları konuşuldu. Geçen ay kaybettiğimiz sevgili Ceren İskit anıldı. O ve bu festivale verdiği emekleri asla unutulmayacak ve her sene değeri filizlenmeye devam edecek.
Halkevleri MYK Üyesi Sevil Ulaş’ın tüyleri diken diken eden emekçileri selamladığı konuşmasının ardından ODTÜ öğrencileri direnişin önemini ve sokağa çıkmanın gerekliliğini tüm çarpıcı detaylarıyla açıkladı. FeminAnka grubunun akapella gösterisiyle devam eden etkinlik, açılış filmimiz olan “Bizim İsmail” ekibinin katılımıyla sona erdi.

Şimdi gelelim festivalde izlediğim filmleri konuşmaya.

BİZİM İSMAİL FATİN KANAT & ÖNDER İNCE
Açılış filmi olarak gösterdiğimiz bu belgesel, yalnızca İsmail Beşikçi’nin hayatını anlatmakla kalmaz; aynı zamanda Türkiye’nin dibine çökmüş adaletsizlik tortusunu usulca kazır. Film, Beşikçi’yi kahraman ya da mağdur konumunda yüceltmeden yalnız başına yürüdüğü dikenli yolların acısını bize hissettirmeye çalışır. Devletin resmi ideolojisine karşı çıkan bir entelektüelin bunun bedelini hem içeride hem dışarıda nasıl ödediğini gösterir.
Fatin Kanat ve Önder İnce aynı zamanda Beşikçi’nin yalnızlığına işaret eden Kürt halkının trajedesine de filmde sessizce parmak basar. Filmin bende çatırdama yaratmasındaki en büyük sebep belki de budur. İsmail Beşikçi gibi bir insanı anlatıyorsak, Kürt halkının da adalet sesini arka planda bırakmamamız gerektiği bence önemli bir unsurdur. Genele baktığımızda ise film, kişisel olanın politikle nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Beşikçi’nin bireysel duruşunun kolektif bir mücadeleye nasıl omuz verdiğini izleyenlere sezdirmeye çalışır.
Kalıplaşmış belgesel anlayışı geride bırakılmış olsa daha yüksek puan verebilirdim. Röportajvari belgeseller beni artık yoruyor. Bu yüzden 2.5/5.
Festivalde Yeşim Ustaoğlu Retrospektifi yapıldı. Ne zamandır sinemasına kendimi kaptırmak istediğim bir yönetmendi Ustaoğlu, bu fikir en çok beni sevindirdi diyebilirim.

PANDORA’NIN KUTUSU – YEŞİM USTAOĞLU
Film, yalnızca bir ailenin 3 kuşağının bireysel hikayelerinin etrafında gezinmekten ziyade bu 3 kuşak arasında Türkiye’nin sosyo-kültürel dönüşümünü irdeler. Alzheimer hastalığına yakalanan yaşlı kadının köyden şehre gelmesiyle başlayan hikaye; unutma, yüzleşme ve aidiyet duygularının etrafında gezinir.
Filmin ana merkezinde yer alan Alzheimer hastalığı, bireysel bir sağlık sorunu olmaktan da öte toplumsal belleksizlik olgusuna işaret eder. Anadolu’dan İstanbul’a göç eden aile fertlerinin birbirleriyle olan mesafesini, geçmişle kuramadıkları bağı ve şehre adapte olmaya çalışmalarındaki mücadele farklılığını, Türkiye’nin çarpık kentleşme sonrası bireylerin yaşadıkları aidiyet kriziyle dolaylı yoldan da olsa bağdaştırır. Filmde 3 kardeş ve onların çocukları arasındaki sıkışmışlık hissi işlenir. Aile burada bir bütün değil yarımdır. Beklenti ve hayal kırıklıkları altında kuşaklararası yabancılaşma bireyleri sahte özgürlük arayışına iter. Pandora’nın kutusundan çıkan kötülükler gibi her aile ferdi yaşlı kadının hastalığı ilerledikçe içindeki bastırılan bütün duyguları ve geçmişin izlerini kusar. Kutunun dibinde kalan umut ise alzheimer hastalığı olan annenin köye gitmesine işaret eder. Hastalığı nedeniyle hem geçmişle hem de şimdiki zamanla bağını yitiren anne köyüne tekrar dönerek doğayla ve kendi sessizliği arasında umut köprüsü kurar. 4/5.

BULUTLARI BEKLERKEN – YEŞİM USTAOĞLU
Ustaoğlu bu filminde de bireysel bir hikayenin ardında Türkiye’nin geçmiş haritasını avucunun içine alır. Bu sefer azınlık kimliklerine ve kimlik üzerindeki politik/psikolojik baskılara da parmak basar.
Film, 1980’lerde Karadeniz’de geçen bir hikayeyi anlatır. Ana karakterimiz Ayşe 1916 yılında tehcir sürecinde ailesini kaybetmiş Pontus Rum asıllı bir insandır. Gerçek ismi Eleni’dir. Fakat biz onu filmin ilk akışında Ayşe olarak tanır, bir Ayşe olarak nasıl birisi onu anlamaya çalışırız. Ayşe hırçındır, zekidir, çalışkandır ama aynı zamanda da bunların iki katı kadar da sessizdir. Yeşim Ustaoğlu burada büyük laflar etmeden sadece bir kadının suskunluğuna bakmamızı ister. Bu suskunluk geçmiş bir hayatı ve kaybolmuş bir kimliğin tepkisi niteliğindedir. Eski kimliğini kalbinin en derinliklerinde taşıyan Ayşe, bunu yıllarca kimseye söylemeden bir zamanlar Eleni olarak hiç varolmamış gibi yaparak yaşar. Ne çok konuşur ne de çok ağlar o sadece kendini zorladığı bu kimlikte var olmaya çalışır.
Bir gün Batum’dan çıkıp gelen bir adam sayesinde Ayşe kendi köklerini aramanın yoluna düşer. Artık onu Ayşe olarak değil Eleni olarak tanımaya başlarız. Döndüğü memleketinde eskiye dair hiçbir şey bulamayan Eleni yine de kendi geçmişine sarılmanın iyileştirici gücünü sırtında taşır. 3/5.

SIRTLARINDAKİ HAYAT – YEŞİM USTAOĞLU
Film, Karadeniz’in sarp ve tehlikeli dağlarında sırtında yük taşıyan kadınların hikayesini anlatıyor gibi görünse de aslında o yük kadınların dünden bugüne sırtlarına yüklenmiş olan toplumsal rollerinin bir hikayesidir. Sırtlarında odun, mısır, saman, ne ararsan taşıyan bu kadınlar sadece bunları değil koca bir ömürlerini de sırtlarında heba ediyorlar. Suskunluğu, alışkanlığı, katlanmayı ve görünmezliği de o sırtlarında bir bir eritiyorlar. Belgesel boyunca kadınlar ne isyan ediyor, ne kahramanlaştırılıyor ne de dramatize ediliyor. Yeşim Ustaoğlu’nun ustalığı da buradan geliyor. Bir acıyı bize “bak bu elma” diyerek anlatmaktansa kamerasının içine hapsederek hissettirmeye çalışıyor. Bu acı kadınların bastığı çamurda, ellerindeki yaralarda, kamburlaşmış sırtlarında vücut buluyor. 3.5/5.

IMMORTALS – MAJA TSCHUMI
Immortals ölmeyenler için yapılmış bir film değil, ölmeyi reddedenler, silinmemeye direnenler için. Irak’ın 2019’daki Ekim protestolarını anlatan bu film, gençliğin ellerinden alınmış hayatlarını ve umutlarını bu iki karakter üzerinden aktarır: Miko ve Khalili. Onlar hayatta kalmanın değil yaşamanın peşinde koşar. Kendileri olarak, kendi ülkelerinde özgürce yaşamanın o umudunu yakalamaya çalışır.
Milo, bir kadın gibi asla giyinemez, kendi özgürlüğünü ve kimliğini erkek kardeşinin kıyafetlerini giyerek kamufle eder. Hayatta kalmak için sergilediği bu hareket sadece bir aparattır. Görünmemeye değil bir gün gerçekten görünmek istemenin ardına saklar kendini.
Khalili ise direnişini kameraya alır. Bu da onun zihninin taze kalmasındaki bir etkendir. Unutmamak, zamanı gelince hesap sormak ve en önemlisi de o anki kendi varoluşunu yansıtır. Çünkü unutmak bir ölümdür.
Esasında bu film sadece protestoların acı gerçeğini açıklamaz. Bizleri bir boşluğun içine bakmamızı ister.. O boşluk yaşamanın inadına, unutulmaya direnmenin somut yansımasıdır. 3.5/5.

BEYNELMİLEL – SIRRI SÜREYYA ÖNDER
Öncelikle bir gün izleyeceğim diyerek hep ertelediğim bu filmi, Sırrı Süreyya Önder’i anma etkinliğimizde izleme fırsatına eriştim. Film katılımına o kadar talep oldu ki hayatımda bu kadar duygulandığım, gururlandığım ve heyecanlandığım an çok az olmuştur. Perdenin önünü dahi kaplayan insan seli bu ülke insanının içindeki umut ışığının bir göstergesi oldu hepimiz için hiç şüphesiz.

Beynelmilel; mizahı, müziği ve hafızayı tek bir potada eriten 1980 darbesi sonrası Türkiye’nin ruh haline perde aralayan halkın içinden bir filmdir. 1982’de Adıyaman’da geçen bu film, yerel bando ekibinin askeri birlik tarafından paşa karşılamasında görevlendirilmeleri ile başlıyor. Bandonun şefi Abuzer büyük bir görevmiş gibi bu işe adapte olmaya ve titizlikle çalışmaya çalışırken, Abuzer’in kızı Gülendam ise çevresindeki insanların etkisiyle sola merak salıyor ve bu karşılaşmayı sabote etmek için kolları sıvıyor. İşte film tam olarak bu noktada kendi rengini buluyor. Darbenin iki yüzü aralanıyor: Sisteme adapte olmaya çalışan bir grup insan ile bu sistemin baskısına başkaldıran gençler. Önder burada hiçbir karakteri ve olayı karikatürize etmeden insani bir yerden açıklamaya çalışıyor. Türkiye’nin yakın tarihine unutulmaz bir tebessüm bırakıyor. Ama bu tebessümün içinde koca bir iç çekiş yaşıyor.

THE DELLS – NELLIE KLUZ
Nellie Kluz’un bu belgeseli Wisconsin Dells’e J-1 vizesiyle çalışmaya giden uluslararası öğrencilerin yaz boyu yaşadıkları deneyimleri aktarıyor. Amerikan rüyası dedikleri bu abartılmış lafın aslında hiç de öyle olmadığını düşük ücretlerle ve zorlu yaşam koşullarında deneyimleyen öğrencilerin nasıl sıkıntılar yaşadıklarını gösteriyor. Kluz’un kameraya yansıttığı her bir genç gri alanda hapsolmanın kaygısını yaşıyor. Orada hem mutlular, hem de aradıklarını bulamadıkları için huzursuzlar. Eğlenenler ve eğlendirenler arasındaki boğulma hissini aktarırken gençliğin, hayalin, emeğin ve sessiz direnişin küçük bir parçasına eşlik etmemizi sağlıyor. 3/5

Bu da festivalin son gününden biz. Aramızda olmayanlarımız da vardı tabii ki o gün ama bu fotoğraf kalbimin güzel bir noktasında kalacak. Gelecek sene görüşmek üzere!


“20. ULUSLARARASI İŞÇİ FİLMLERİ” için bir cevap
[…] güzel filmler izledim. Festivalle ilgili genel yorumumu okumak isterseniz sizi şuraya alayım: https://melarchive.com/2025/05/27/20-ankara-isci-filmleri-guncesi/ Şimdi festival dışı izlediğim filmlere bir göz […]
BeğenBeğen