NİSAN UÇUP GİTTİ

Herkese merhaba! Nisan ayı mental olarak inişli çıkışlı olduğum bir aydı. Hem hastalık hem de iş çok fazla zorladı. Bittiği için mutluyum. Kendimi rahatlamak için filmlere sığındım yine. Umarım siz de okurken keyif alırsınız!

NE OKUDUM? KÖŞESİ

Kişisel hayatımın en en en kötü reading slump’ına yakalandım. Çıkmak için kendimi çok zorladım. Bu yüzden 1 adet kitap bitirebildim. 

KARANLIK ATÖLYE – ANNIE ERNAUX

Ernaux’nun 1980’lerin başından 2015’e kadar tuttuğu çalışma notlarından oluşan, bir eserin nihai halinden ziyade o esere giden sancılı süreci belgeleyen bir metin. Ernaux burada okura tamamlanmış bir hikaye sunmak yerine, yazma eyleminin mutfağına, yani kendi zihnindeki o karmaşık ve çoğu zaman karanlık inşaat alanına kapı açıyor. Kitap boyunca bir konuyu nasıl ele alacağına dair yürüttüğü iç tartışmalar, metnin yapısına dair kararsızlıkları ve o her zamanki nesnel üslubuna ulaşma çabası hakim bir atmosfer oluşturuyor. Ernaux’nun kendi teknik tıkanıklıklarıyla ve metodolojik kaygılarıyla baş başa kalmak, bir noktadan sonra anlatıyla araya mesafe girmesine neden olmuyor diyemem. Ben ki günlük okumayı çok seven bir insan olarak bazı kısımları kafamda zor toparladığım oldu. Ernaux’nun o meşhur cerrah titizliğinin arkasındaki hazırlık aşamalarını görmek her ne kadar kıymetli bir edebi belge niteliği taşısa da notların kendi içindeki döngüselliği metni zaman zaman tekdüze bir hale getiriyor. 3.5/5.

NE İZLEDİM? KÖŞESİ

MARS EXPRESS – JEREMIE PERIN

Film seni direkt bir dünyanın içine atıyor. Yıl 2200. Mars’ta geçiyor her şey. Aline Ruby diye bir dedektif var, yanında Carlos. Ama Carlos bildiğin bir partner değil. Ölmüş birinin bilincinin bir android bedende devam etmesi gibi bir şey. Birlikte bir hacker’ın peşine düşüyorlar, sonra bu iş kayıp bir öğrenciye, oradan da Mars’ın alt katmanlarına doğru açılıyor. Yüzeyde düzenli görünen bir şehir var, Noctis. Ama aşağı indikçe başka bir şey çıkıyor ortaya. Kaçak laboratuvarlar, “özgürleştirilmiş” robotlar, şirketlerin kirli işleri. İnsanla makine arasındaki sınır da yavaş yavaş siliniyor. En sonunda mesele sadece bir kayıp vakası olmaktan çıkıyor. Kimi yaşıyor, kimi sadece devam ediyor, kimi gerçekten özgür, bütün bunlar karışıyor. Buradaki gelecek çok uzak hissettirmiyor aslında. Teknoloji ilerlemiş ama insanların hali aynı kalmış gibi. Carlos karakteri özellikle içime oturdu. Adam ölmüş aslında ama bir şekilde bedeni kendisine ait olmasa bile hala burada. Ve bu durum hiç de havalı değil. Daha çok sıkışmışlık gibi. Geçmişin bir kopyasıyla yaşamaya çalışmak gibi. Aline de öyle kolay bir karakter değil. Sert, mesafeli, bazen neredeyse umursamaz. Ama o mesafenin altında bir şey olduğunu hissediyorsun. Filmde sürekli bir hareket var, kovalamaca var, olay var. Ama aklımda kalan şey aksiyon değil. Daha çok şunu sordum kendime, bir bilinci bir makineye koyduğunda o hala o kişi mi? Ve daha tuhafı, belki de asıl soru bu bile değil. Belki de mesele şu, insan dediğimiz şey zaten ne kadar sabit? 4.5/5.

RED ROOMS – PASCAL PLANTE

Film aslında çok basit bir yerden başlıyor. Montreal’da yaşayan Kelly-Anne diye bir kadın var. Kendisi bir model, aynı zamanda online poker oynuyor, hayatı düzenli, hatta neredeyse fazla kontrollü. Sonra bir dava başlıyor. Ludovic Chevalier isimli bir adam yargılanıyor. Üç genç kızı kaçırıp işkence ederek öldürdüğü ve bunu “red room” denen darkweb yayınlarında gösterdiği iddia ediliyor. Kelly-Anne bu davaya saplantılı şekilde bağlanıyor. Her gün erkenden gidip duruşma salonuna giriyor, aynı koltuğa oturuyor. Orada başka bir izleyiciyle, Clémentine’le tanışıyor. Ama o bağ bile tam bir bağ değil. Daha çok iki farklı bakışın yan yana durması gibi. Zaman geçtikçe Kelly-Anne sadece izleyen biri olmaktan çıkıyor. Davanın içindeki eksik parçaya, o kayıp videoya ulaşmak için sınırları zorlamaya başlıyor.

Şimdi şöyle söyleyeyim, bu filmi izlerken kendimden rahatsız oldum. Çünkü film sadece o kadına bakmıyor, seni de onun yanına oturtuyor. Mahkeme salonunda oturuyorsun, her şeyi sen de izliyorsun. O adamın yüzüne bakıyorsun. Kurbanların anlatılan hikayelerini dinliyorsun. Bir noktada “Ben neden buradayım?”diyorsun ve bu soru filmden çıkıp sana yapışıyor. En garip olan şey şu, film bize korku vermek için çabalamıyor. Hatta çoğu şeyi göstermiyor bile. O vahşet anlarının sadece sesini duymak bile insanı felaket kötü hissettiriyor. Kelly-Anne karakteri de öyle kolay sevilecek biri değil. Ama tam da bu yüzden gözünü alamıyorsun. Onu anlamaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyorsun. Bir noktadan sonra “neden böyle?” sorusunu bırakıyorsun. Sadece bakıyorsun. Ve o bakma hali, filmin asıl meselesine dönüşüyor. Film bittikten sonra kendime sorduğum soru, şiddeti izleyenle, onu yapan arasındaki mesafe gerçekten ne kadar? Çok güvenli sandığımız o mesafe bir anda daralıyor gibi. Ve bu his, insanın içine pek rahat oturmuyor. 4/5. 

ALL OVER THE PLACE: A PORTRAIT OF TUNCEL KURTİZ – ÖZCAN ALPER

Tuncel Kurtiz’in o meşhur, gür sesiyle bize bir şeyler anlatırken hissettiğimiz o sarsıcı etkinin sinemaya dökülmüş hali gibi. Özcan Alper, Kurtiz’in sadece o bildiğimiz popüler yanlarını değil de tiyatroyla, sürgünle ve kaosla yoğrulmuş elli yıllık o devasa külliyatını önümüze seriyor. Berlin’de aldığı Gümüş Ayı’ya kadar uzanan o bölük pörçük ama bir o kadar da bütünleşmiş hayatı izlemek, insanı gerçekten bambaşka bir zamana götürüyor. Filmi izlerken sanki bir belgesel seyretmiyor da Tuncel Kurtiz ile karşılıklı oturup o meşhur çayından içiyormuş gibi hissettim. Alper, arşiv görüntülerini ve tanıklıkları öyle bir harmanlamış ki Kurtiz’in o meşhur “Kaos yaratılması en zor olandır, sahte bir kaos değil” sözü filmin ruhuna işlemiş. Filmin içinde Erkan Can’dan Nur Sürer’e, Halit Ergenç’ten Cansu Dere’ye kadar pek çok tanıdık yüzün anlatıları var ama hepsi Kurtiz’in o dev gölgesinin altında, ona olan bir saygı duruşu gibi duruyor. Sürgün yıllarının ve Türkiye’nin o fırtınalı dönemlerinin belgeselin arka planında bir hayalet gibi dolaşması insanı fazla derinden etkiliyor. Bir insanın dünyayı gezerek, farklı dillerde oynayarak ama kalbinin bir köşesini hep buradaki topraklarda tutarak nasıl büyüdüğünü görmek çok ilham verici. 4/5.

HIS THREE DAUGHTERS – AZAZEL JACOBS 

Üç kız kardeşin babalarının son günlerinde aynı evde buluşma serüvenini izliyoruz. Uzun süredir görüşmeyen bu üçlü, aynı mekanı paylaşmak zorunda kalınca geçmiş de o evin içine yerleşiyor. Rachel evde yaşayan taraf; daha sert, daha dağınık, biraz köşeye sıkışmış gibi. Katie dışarıdan gelen düzen duygusunu taşıyor; kontrol etmeye çalışıyor, toparlamak istiyor. Christina ise arada kalıyor; hem bağ kurmaya çalışıyor hem de gerilimi yumuşatacak bir yol arıyor. Babaları odanın içinde, son sahneye kadar kendisini hiç görmüyoruz ama hissedilen bir merkez gibi. Film de bu bekleyiş halinin etrafında dönüyor. Büyük olaylar olmadan, küçük tartışmaların nasıl büyüdüğünü izliyoruz. Konuşulamayanların ağırlığıyla yavaş yavaş örülüyor film aslında. Herkes bir şeyler söylüyor ama asıl mesele başka bir yerde duruyor. Cümleler hep biraz eksik. Sanki herkes doğru kelimeyi biliyor ama ağzına gelince geri çekiyor. Bu yüzden diyaloglar ilerledikçe bir tartışmadan çok, birikmiş yılların yüzeye çıkışı gibi hissettiriyor. Kız kardeşler arasındaki mesafe sabit kalmıyor. Bazen çok yaklaşıyorlar, sonra küçük bir şeyle yeniden açılıyor. O gidip gelmeler, aile olmanın ne kadar karmaşık bir şey olduğunu sessizce ortaya koyuyor. Birine en yakın olanın aynı zamanda en çok yaralayabilen kişi olması gibi. 3.5/5. 

PROJECT HAIL MARY – PHIL LORD & CHRISTOPHER MILLER

Hafızasını kaybetmiş bir adamın uzay gemisinde tek başına uyanmasıyla başlıyor film. Kim olduğunu hatırlamıyor, neden orada olduğunu da. Parça parça geri gelen anılarla şunu öğreniyoruz, güneş sönmeye başlıyor ve dünya yavaş yavaş donarak ölüme gidiyor. İnsanlık son bir şans olarak onu, bir biyoloji öğretmenini, uzaya gönderiyor. Ama bu görev kahramanlık hikayesi gibi işlemiyor. Daha çok zorla itilmiş bir sorumluluk gibi. Uzayın ortasında, hem kendi geçmişini toparlamaya çalışıyor hem de bu kozmik krizi çözmenin yolunu arıyor. Ve yalnız olmadığını fark ettiği an, film başka bir yere açılıyor. Uzay zaten tek başına ürkütücü bir yer ama burada yalnızlık daha kişisel bir şey. Bir de o beklenmedik arkadaşlık meselesi var. Oraya fazla girmeyeyim ama film bir noktada şunu hissettiriyor, anlaşmak için aynı dili konuşmak gerekmiyor. O anlar gerçekten içime oturdu. Büyük efektlerden daha çok aklımda kalan şey o iletişim çabası oldu. 4/5.

DREAMS – DAG JOHAN HAUGERUD 

Film, 17 yaşındaki Johanne’nin öğretmenine aşık olmasının etrafında şekilleniyor. Ama bu aşk hikayesi dediğimiz şey gibi ilerlemiyor. Johanne hissettiklerini yazmaya başlıyor. Defter gibi değil, daha çok kendine açtığı bir alan gibi. Üç kuşak kadın var filmde ama aralarındaki mesafe yaşla ilgili değil gibi. Daha çok cesaretle ilgili. O yazılar bir şekilde annesinin ve büyükannesinin eline geçiyor. Ve asıl film orada başlıyor diyebiliriz. Çünkü artık mesele sadece Johanne’nin ne hissettiği değil. Onun yazdıklarıyla herkes kendi hayatına bakmaya başlıyor. Anne, kendi seçimlerine. Büyükanne, geçmişte yarım kalmış bir şeylere. Bir de şu var, Johanne tarafından yazılan anılar gerçek mi, yoksa onun kurduğu bir dünya mı, o da tam sabit kalmıyor. O her şeyi yazma hali beni biraz kendine çekti diyebilirim. Bir şeyi kaybetmemek için yazmak. Ama yazdıkça onu değiştirmek. Birine anlatınca artık aynı şey olmaması gibi. Yoksa çok da beğenerek izlediğimi söyleyemem. 3/5.

APOLLON BY DAY ATHENA BY NIGHT – EMİNE YILDIRIM

Bu film aslında bir arayış hikayesi ama bu bildiğimiz türden bir yolculuk değil. Filmin merkezinde, çocukluk fotoğraflarının izini sürerek Side’ye giden ve orada hiç tanımadığı bir annenin hayaletini arayan, bilmediği bir geçmişin parçalarını toplamaya çalışan Defne var. Fakat Emine Yıldırım burada kamerayı sadece bir karaktere çevirmekle yetinmiyor. Side’nin o binlerce yıllık taşlarını, Apollon Tapınağı’nın gölgesini ve turizmin getirdiği o tuhaf, yapay kalabalığı da anlatının içine öyle bir yerleştiriyor ki antik çağın ruhuyla bugünün sıradanlığı birbirine karışıyor. Filmi izlerken kendimi sadece bir hikaye dinliyor gibi değil de o tozlu yollarda Defne ile beraber yürüyor gibi hissettim. Hikayeyi bize dikte etmek yerine duyguları yavaş yavaş içimize işleyen bir atmosfer kurmuş. Side gibi her karışından tarih fışkıran bir yerde insanın kendi küçücük tarihini araması fikri çok sarsıcı. Bir yanda binlerce yıllık Athena ve Apollon, diğer yanda ise bugünün kırgınlıkları ve yarım kalmışlıkları var. Sanki taşlar (sadece taşlar değil 🙂) dile gelip Defne’nin iç sesine eşlik ediyor. 3.5/5.

ELA İLE HİLMİ VE ALİ – ZİYA DEMİREL

Ela, içine kapanık gibi görünen ama iç dünyası oldukça yoğun bir genç kadın. Hilmi ile arasında bir yakınlık var; bu ilişki tam olarak adlandırılamıyor, daha çok alışkanlık ve ihtiyaç arasında gidip geliyor. Ela, Hilmi için birinden bahsederken kocam diye hitap ediyor ama Hilmi için bu durum tam olarak öyle değil. “İyi bir şey” yaptığını sanma saçmalığının arkasına sığınıp kızdan faydalanmaya çalışan bir öğretmen bozuntusu. Ali ise bu dengeyi bozan biri gibi giriyor hayatlarına. Üçü arasındaki bağlar netleşmek yerine daha da bulanıklaşıyor. Karakterlere yaklaşmak istiyorsun ama film sürekli seni bir adım geride tutuyor. Ne hissettiklerini tam olarak yakalayamıyorsun. Bu bazen bilinçli bir tercih gibi geliyor, ama bir noktadan sonra kopmaya başladım. Özellikle Ela’nın iç dünyasına daha fazla girmek isterdim. 3/5.

GENTLY DOWN THE STREAM – SU FRIEDRICH

Sanki biri, gece yarısı gördüğü en huzursuz rüyaları bir iğneyle doğrudan sinema şeridinin üzerine kazımış gibi bir his bırakıyor insanda bu film. Yönetmenin kendi günlüklerinden seçtiği rüya anlatılarının, doğrudan film emülsiyonuna kazınmış kelimelerle karşımıza çıktığı o meşhur siyah beyaz dokusuyla başlı başına bir meydan okuma. Ama bu öyle uzak ve soğuk bir sanat deneyi değil; tam tersine, bir kadının bilinçaltının en derin odalarına davet edilmek gibi. Kelimelerin görüntünün üzerinde akıp gitmesi, bazen onları yakalamaya çalışırken görüntüyü kaçırmanız, bazen de o kazınmış yazıların sertliğinin doğrudan gözünüze batması müthiş bir deneyim. 3.5/5.

THE DRAGON IS THE FRAME – MARY HELENA CLARK

Hani o bazen rüyalarımızda gördüğümüz ama uyanınca kimseye tam anlatamadığımız o tekinsiz ve uçucu hisler vardır ya, onun sinemaya dökülmüş hali gibi The Dragon is the Frame. Film aslında bir yasın, bir kaybın ardından tutulan yasın somut olmayan, parçalı bulutlu bir haritasını çıkarıyor. Mark Aguhar’ın ölümünün ardından çekilen bu deneysel film, klasik bir anma videosu olmaktan uzak. Dijital dokulara kadar her şey, sanki bir hafızanın dağılışını ve yeniden toparlanışını temsil ediyor. 4/5.

HİÇBİR ŞEY NORMAL DEĞİL – CEYLAN ÖZGÜN ÖZÇELİK

Ceylan Özgün Özçelik, bizi filmin isminin vaat ettiği o tekinsiz dünyaya davet ediyor; ancak bu davet ne yazık ki beklediğim o sarsıcı finale bir türlü ulaşamıyor. 90’ların başında ekolojik resort devrimini başlatan Naturland’in bugün doğanın içinde nasıl bir harabeye dönüştüğüne odaklanan filmde, mekanlar o kadar ıssız ve atmosfer o kadar klostrofobik ki Ceylan’ın bizi bir huzursuzluk sarmalına sokmak istediği çok açık. Zaten amaç da biraz o. Görselliğe olan o titiz yaklaşımı, her kareyi bir fotoğraf karesi gibi işlemesi çok etkileyici olsa da hikaye bir noktadan sonra sadece biçimsel bir deneye dönüşüyor gibi geldi. Bir derdi var, bir çığlık atmak istiyor, bunu hissediyorum ama o çığlık o kadar stilize edilmiş ve o kadar soyut bir yere hapsedilmiş ki bana ulaşana kadar etkisini yitirdiğini fark ettim. 2.5/5.

Yorum bırakın