Herkese merhaba.
Bir aylık bir aranın ardından, sıcaklık 38 dereceyi bulmuşken yeniden bilgisayarımın başındayım. Temmuz dedemin vedası yüzünden hatırlamak bile istemediğim bir ay oldu. Hala zihnim kilitleniyor, durup sadece susmak istiyorum. Onu çok özlüyorum. Ama hayatta hep kendi ayaklarımın üzerinde durmamı istediğini bildiğimden; yazmaya, okumaya ve üretmeye devam ediyorum.
İki aylık kitap-dizi birikimini paylaştığım yazıya hoş geldiniz.
NE OKUDUM? KÖŞESİ

VINCENZO LATRONICO – KUSURSUZLUK
Dijital çağın yarattığı estetik, steril ve kusursuz görünme arzusunun insan ruhunda açtığı derin boşluğu odağına alan son derece keskin bir çağdaş bir kitap Kusursuzluk. Roman, Berlin’de yaşayan, tutkularını ve hayatlarını sosyal medyanın filtrelenmiş estetiği, minimalist ev dekorasyonları, şık bitkiler ve kusursuz kahve rutinleri üzerinden kurgulayan genç bir çiftin görünürde ideal ama içten içe anlamsızlaşan yaşamlarını izliyor. Latronico, insanın arzulanma, ait olma ve mükemmel bir vitrin yaratma telaşını modern bir sosyolojik gözlemci hassasiyetiyle inceliyor. Karakterlerin duygusal dünyasını doğrudan anlatmak yerine, onları çevreleyen pürüzsüz estetik nesneler üzerinden yansıtmayı seçen Latronico, okuyucuyu sürekli bir görünürlük ile varoluşsal tatminsizlik arasında sallantıda bırakıyor. 4/5.

JUDITH HERMANN – BİRBİRİMİZE HER ŞEYİ SÖYLEYEBİLİRDİK
Kitap, bir yazarın psikanalistiyle olan ilişkisi, geçmişindeki adamlar, eski dostluklar ve rüyalar üzerinden şekillenen, büyük laflar etmeden ilerleyen parçalı bir hatıra defteri gibi. Hermann; travmaları, kopuşları ya da hayatın kırılma anlarını bağırıp çağırmadan, adeta tül arkasından göstererek anlatıyor. Olayları anlatırken takındığı neredeyse anestezi altındaymış gibi duran mesafeli tavrı okurken insanda garip bir huzur yaratıyor. Söylenmeyenlerin, cümle aralarındaki geniş boşlukların yarattığı bir atmosfer var ve bu atmosferin içine girmek oldukça keyifli. 3.5/5.
NE İZLEDİM? KÖŞESİ

BETZY BROMBERG – VOLUPTUOUS SLEEP
Geleneksel anlamda bir olay örgüsü, karakterler ya da diyaloglar barındıran anlatılı bir film değildir Voluptuous Sleep. Tamamen duyulara, ışığa ve sesin yarattığı o meditasyon haline odaklanan deneysel ve avangart bir görsel şiirdir. Film ilk yarısında, doğanın en küçük detaylarına -çiçeklerin taç yapraklarına, ışığın yapraklar üzerindeki süzülüşüne, toz zerrelerine ve renklerin dokusuna- o kadar yakından ve ağır bir tempoyla bakar ki, nesneler bir süre sonra gerçekliğini yitirip tamamen soyut renklere ve formlara dönüşür. İkinci yarısında ise ışığın ve gölgenin kırılmaları üzerinden daha zihinsel, rüya benzeri ve içsel bir tona evrilir. Bromberg, kamerayı adeta bir mikrofon veya bir mikroskop gibi kullanarak, gözle görülemeyen ya da günlük hayatta kaçırdığımız o mikro detayları devleştirir. 3/5.

GERALD KARGL – ANGST
Sinema tarihinin en huzursuz edici, en manipülatif ve tam anlamıyla sınır ihlali yapan yapıtlarından birini konuşacaksak, okları doğrudan Angst filmine çevirmemiz gerekiyor. Hapishaneden henüz yeni salınmış bir seri katilin zihninin içine adım attığımız bu kült eser, klasik gerilim kalıplarının tamamını bir kenara iterek insanı doğrudan bir klostrofobi ve hezeyan tüneline sokuyor. Film, bir suçlunun eylemlerini romantize etmeden ya da estetik kaygılarla süslemeden, cinayet içgüdüsünün ve kontrolsüz bir paranoyanın en çıplak halini odağına alıyor.
Karakterin beline veya bedenine sabitlenmiş özel aparatlarla çekilen hareketli sahneler, insana katilin adım adım peşinden giden bir gölge veya onun zihnindeki panik dalgası olma hissini veriyor. Klaus Schulze’nin minimalist ve elektronik tempolardan oluşan müzikleri ise bu kaotik görsel anlatıyı adeta hipnotik bir ayine dönüştürüyor. Hatta filmden bu müziği yok et belki de etkisi o kadar sürmezdi gibi geliyor bana. Her anlamda Schulze sayesinde film kendini üst seviyeye çıkarmış. 4/5.

JAMES MERENDINO – SLC PUNK
Altkültür sinemasının nev-i şahsına münhasır örnekleri arasında yer alan SLC Punk, 1980’lerin başında, muhafazakarlığın kalbi sayılabilecek Salt Lake City’de punk kültürünü benimseyen iki genç adamın -Stevo ve Bob’un- etrafında şekilleniyor. Film, kaos, anarşi, aidiyet arayışı ve sistem eleştirisi gibi ağır temaları, temposunu bir an bile düşürmeyen mizahi bir hava ve anlatıcının izleyiciyle kurduğu doğrudan temas üzerinden aktarıyor.
SLC Punk, enerjisini büyük oranda Matthew Lillard’ın göz dolduran, yerinde duramayan ve karakterin içsel çatışmalarını perdeye kusursuz yansıtan performansından alıyor. Zaman zaman film, dördüncü duvarı da yıkarak izleyiciyle samimi bir bağ kuran anlatım dili sayesinde son derece akıcı ve sürükleyici bir kimliğe bürünüyor. 3.5/5.

CURRY BARKER – OBSESSION
Sinema dünyasında fısıltı gazetesiyle yayılıp bir anda fenomenleşen yapımların yeri her zaman başkadır. Obsession da tam olarak bu damardan beslenen, seyircisini ilk andan itibaren huzursuz bir merakın içine sürükleyen işlerden biri. Sıradan bir takıntının insan zihninin karanlık dehlizlerinde nasıl devasa bir yıkıma dönüşebileceğini odağına alıyor film. Baker, hikayeyi anlatırken büyük bütçeli gösterişli efektlere ya da ucuz korku unsurlarına yaslanmak yerine, gerilimi karakterlerin psikolojik çıkmazlarından ve aralarındaki tekinsiz dinamikten süzüp çıkarıyor. Filmin akışı bazı anlarda bilinçli olarak yavaşlatılsa da bu durum tempoyu düşürmekten ziyade tırmanacak olan fırtınanın öncesindeki sessizliği derinleştiriyor. 3.5/5.

KANE PARSONS – BACKROOMS
İnternet folklorunun ve dijital şehir efsanelerinin beyaz perdeye taşınması her zaman bıçak sırtı bir çaba olmuştur. Genç yönetmen Kane Parsons’ın Youtube üzerinde bir fenomen haline getirdiği found-footage serisinden uyarlanan Backrooms, bu zorlu sınavı son yılların kendine has atmosfere sahip psikolojik korku deneyimlerinden birine dönüştürüyor. Gerçekliğin dokusunda oluşan bir yırtılmayla kendilerini sonu gelmeyen, sarı duvar kağıtları ve florasan lambalarının dızıldamasıyla kaplı o tekinsiz boşlukta bulan insanların hayatta kalma ve anlam arayışını odağına alıyor.
Parsons’ın dar alan yönetimi ve ışık kullanımı, geniş ama bir o kadar da sıkıştırıcı duran sonsuz koridorları adeta canlı ve nefes alan birer tehdide çeviriyor. Senaryonun hikayeyi ucuz sıçratma korkularına yaslamaktan ziyade zaman, mekan ve belirsizlik üzerinden tırmanan bir klostrofobiye devretmesi, anlatının sürükleyiciliğini katlayan en temel unsur oluyor. 3/5.

HLYNUR PALMASON – NEST
İzlandalı yönetmen Hlynur Pálmason’un kısa filmi Nest, sinemada zamanın, mekanın ve insan ilişkilerinin ne kadar sade ama bir o kadar derinlikli işlenebileceğinin zarif örneklerinden birini sunuyor. Yönetmenin kendi çocuklarının bir bahçede, büyük bir ağacın dalları arasında adım adım inşa ettikleri ahşap bir ağaç ev sürecini odağına alan film, tek bir sabit kamera açısını mevsimlerin, havanın ve yılların akışına teslim ederek, basit bir marangozluk çabasını insan hayatının küçük bir mikrokozmosuna dönüştürüyor. Sabit kadrajın sunduğu görsel disiplin, mevsim geçişlerinin yarattığı doğal renk değişimleriyle birleştiğinde ortaya adeta yaşayan, nefes alan canlı bir tablo çıkarıyor. 3/5.

CHRISTOPHER NOLAN – THE ODYSSEY
Kendi adıma hiçbir zaman fanatik bir Nolan hayranı olmadığımı açıkça söylemeliyim. Ancak Nolan’ın bu filmde kurduğu muazzam görsel evreni ve hikayeyi ele alış biçimini takdir etmemek haksızlık olur. Homeros’un bin yıllardır insanlığın ortak hafızasını besleyen devasa destanını beyaz perdeye uyarlamak, sinema tarihinin riskli virajlarından biri çünkü ve bunu iyi kotardığını düşünüyorum.
Nolan, alışık olduğumuz kurgusal şovlarını ve zamanla oynama merakını bu kez anlatıyı ezmeyecek şekilde dizginleyip, odağını destanın ham ve çiğ atmosferine vermeyi başarmış. CGI kolaycılığına kaçmak yerine pratik efektler ve mekan kullanımıyla yarattığı tekinsiz deniz atmosferi, izleyeni doğrudan Ege’nin ve Akdeniz’in dalgalı sularına fırlatıyor. Matt Damon’ın Odysseus’taki yorgun ve kibirli duruşu filmi ayakta tutan ana kolonlardan biri haline gelirken, ne yazık ki Telemachus rolünde izlediğimiz Tom Holland’ın performansı bu görkemli çerçevenin içinde oldukça sırıtıyor. Holland’ın sergilediği fazla modern ve popüler sinema kalıplarından sıyrılamayan oyunculuk tavrı, dönemin ağırlığını ve dramatik derinliğini yakalamakta o kadar yetersiz kalıyor ki sanki babasını aramaya değil de dümdüz bir seyahate çıkıyor gibi hissettirdi. 4.5/5.

SAM NEILL – CINEMA OF UNEASE: A PERSONAL JOURNEY BY SAM NEILL
BFI’ın sinemanın yüzüncü yılı için hazırlattığı seri kapsamında çekilen Cinema of Unease, usta oyuncu Sam Neill’ın rehberliğinde kendi ülkesinin sinema kimliğine tutulmuş oldukça kişisel bir ayna. Neill, görkemli manzara fotoğraflarının ve kartpostal güzelliğindeki doğanın arkasında yatan o izolasyonu, bastırılmış şiddeti ve Yeni Zelanda ruhuna sinmiş derin huzursuzluk hissini adım adım iz sürüyor. Neill, analiz ettiği filmleri sadece teknik veya tarihsel bir süzgeçten geçirmekle kalmıyor bizzat kendi çocukluk anıları ve ülkesiyle kurduğu girift bağ üzerinden son derece akıcı bir anlatı kuruyor. 4/5.

ETTERO SCOLA – A SPECIAL DAY
Film, faşizmin gölgesinde yeşeren en zarif ve en kırılgan insan ilişkilerinden birini odağına alıyor. 8 Mayıs 1938’de, Roma halkının Hitler’in şehri ziyaretini kutlamak için sokaklara döküldüğü o tantanalı günde geçiyor. Herkesin geçit törenine gittiği boşalmış bir apartmanda, ev işleri ve aile sorumlulukları arasına sıkışmış faşist bir ev hanımı ile gay olduğu için mesleğinden ihraç edilen ve sürgüne gönderilmeyi bekleyen bir radyo spikerinin yolları kesişiyor. Scola’nın dönemin o parlak ve coşkulu faşist propagandasını zıtlamak adına tercih ettiği soluk, neredeyse sepya tonlarındaki renk paleti, karakterlerin içsel yalnızlığını görsel bir dille somutlaştırıyor gibidir adeta. Radyodan yükselen geçit töreni seslerinin fonunda ilerleyen film, baskıcı rejimlerin bireylerin ruhunda yarattığı o tahribatı en yalın haliyle hissettiriyor. 4/5.

ANDREW DOMINIK – THE ASSASSINATION OF JESSE JAMES BY THE COWARD ROBERT FORD
Amerikan batısının efsaneleştirilmiş mitlerini unufak eden film, Amerika’nın en tanınmış haydutlarından Jesse James’in son günlerini ve ona hayranlıkla karışık tekinsiz bir saplantı besleyen genç Robert Ford ile aralarındaki giderek tırmanan boğucu ilişkiyi odağına alıyor. Dominik, alışıldık hızlı silah çekme sahneleri veya coşkulu soygun sekansları yerine şöhretin, yalnızlığın ve kaçınılmaz bir sona doğru sürüklenmenin ağır hüznünü filmin merkezine yerleştiriyor. Doğal ışığın kullanımı, buğulu mercek tercihleri ve Nick Cave’in ruhu okşayan büyüleyici müzikleri anlatıyı klasik bir suç hikayesinden çıkarıp ağır tempoda ilerleyen bir ağıta dönüştürüyor da diyebiliriz. Nick Cave’i ilk gördüğümde duyduğum heyecan hala benimle. 3.5/5.

OLIVIA WILDE – THE INVITE
Geldik son zamanların overrated ve klişe filmine…
Film, ilişkileri monotonlaşmış evli bir çiftin, komşularından gelen tekinsiz ve alışılmadık bir akşam yemeği davetini kabul etmesiyle başlayan psikolojik gerilim ve kara komedi kırması bir süreci odağına alıyor. Tek bir mekanda, bastırılmış arzular, sırlarla dolu diyaloglar ve giderek tırmanan bir gerilim vaadiyle yola çıkıyor fakat ne yazık ki kısa sürede kendi kurduğu sığ çemberin içinde sıkışıp kalıyor. Oyuncu kadrosu arasındaki uyumsuzluk ve diyalogların derinlikten yoksun, adeta bir tiyatro provası yüzeyselliğinde kalması, filmin vaat ettiği o psikolojik gerilimin hiçbir zaman filizlenememesine yol açtı bende. Bir de artık aynı konular üzerinde aynı tonlamalarda film görmekten de sıkılmış olabilirim. Tamam evlisiniz, çok sıkılıyorsunuz, bir şeyler arıyorsunuz, sonra yine kendinizle kalıyorsunuz. Anladık. Ben almayayım. 2/5.

MICHAEL MANN – COLLATERAL
Filmi bugün, dönemin yenilikçi büyüsünden sıyrılmış bir gözle izlediğimde ne yazık ki vaat ettiği yüksek gerilimi ve derinliği yakalamak pek mümkün olmadı bende. Los Angeles gecesinde sıradan bir taksi şoförü olan Max’in, aracına müşteri olarak binen kiralık katil Vincent’ın tek bir gecelik kanlı görev zincirine istemeden ortak olmasını odağına alıyor film. Böyle bakınca gerçekten konusu çok ilgi çekici fakat çıktığı yılın koşullarında dijital estetiğin çiğliği ve gecenin karanlığındaki o grenli görsellik zamanında insanları etkilemiş olsa da günümüzün görsel standartları ve sinematografisi içinden bakıldığında bu tercihler oldukça eskimiş ve yapay duruyor. 2.5/5.

ALEXANDRA BRODSKI & ESHREF REYBROUCK – HALF MAN (MİNİ DİZİ)
İnsan doğasının parçalanmışlığını, aidiyet arayışını ve bastırılmış travmaların bir bireyin zihninde nasıl devasa bir yarılmaya yol açabileceğini gözler önüne seriyor dizi.
Çocukluklarında yaşadıkları trajik bir kayıptan yıllar sonra yolları yeniden kesişen iki üvey kardeşin hayatının çeşitli anlarına şahit oluyoruz. Geçmişte yaşanan ve üzeri örtülmüş karanlık aile sırrını, kardeşlerin birbirine duyduğu hastalıklı bağı, suçluluk hissini ve iki adamın parçalanmış kimliklerini adım adım soyarak tempolu bir psikolojik drama sunuyor bizlere Brodski ve Reybrouck. Karakterlerin geçmişteki travmalarla yüzleşme biçimleri ucuz melodram kalıplarına düşmeden, oldukça sert ve katmanlı diyaloglarla aktarılıyor. 4/5.

