Merhaba herkese. Bu ay hayat biraz fazla hızlıydı. Ne kitaplar istediğim gibi aktı ne de filmler. Yine de bu yoğunluğun içinde bana eşlik etmeyi başaran, zihnimde ve kalbimde yer açanları sizinle paylaşmak istedim. İyi okumalar!
NE OKUDUM? KÖŞESİ

VIRGINIA EVANS – MUHABBET
Muhabbet, insanların birbirlerine yazdıkları o gecikmeli mektuplar üzerinden hayata tutunma çabalarını, mesafelerin gölgesinde kalan o yarım kalmış hayatları ve kelimelerin iyileştirici gücünü anlatıyor. Okuyup bitirdiğimde, uzun zamandır sayfalar arasında bu kadar sarsıcı ve bir o kadar da naif bir bağ hissetmediğimi fark ettim. Evans, karakterlerin birbirine gönderdiği her mektupta, her satır arasında aslında insanın kendi yalnızlığıyla ve geçmişiyle yüzleşme çabasını önümüze seriyor. Sayfaları çevirirken o mektupların samimiyeti ve karakterlerin iç dökmeleri doğrudan kalbime dokundu desem yalan olmaz. Evans’ın kurduğu o incelikli dil, okurken sanki o odalarda ben de oturuyormuşum ve o zarfları ben de aynı heyecanla açıyormuşum gibi hissettirdi. Cümlelerin puslu ama bir yandan da çok net olan duygusal dürüstlüğü, içimde tarif edemediğim bir hüzün ve aynı zamanda çok derin bir şefkat uyandırdı. Kelimelerin insanı nasıl bu kadar çıplak bırakabileceğini, iki ruhun birbirine dokunma arzusunun ne kadar büyük bir güce dönüşebileceğini yeniden hatırladım. Boşuna abartılmamış, öven herkese teker teker hak verdim. 5/5.

CLARICE LISPECTOR – BİR ÖĞRENME YA DA HAZLAR KİTABI
İnsanın ruhunu soyup önüne koyan, bittikten sonra bile hayata ve kendine bakışını değiştiren, kelimenin tam anlamıyla büyüleyici bir edebi başyapıt bu desem abartmış olmam bence. Kitap, içsel sancılarıyla boğuşan Lóri ile hayata çok daha rasyonel bakan Ulisses arasındaki o sancılı, ağır ve adeta bir varoluş savaşına dönen yakınlaşmayı anlatıyor. Kitap boyunca alışılmış bir aşk hikayesi yerine, iki insanın birbirine gerçekten dokunabilmek, o gerçek hazzı ve sevgiyi yaşayabilmek için önce kendi yalnızlıklarıyla, korkularıyla ve varoluşlarıyla yüzleşme sürecini okuyoruz. Lispector bize aslında bir başkasını sevebilmenin, önce kendi vahşi ve çıplak benliğini kabul etmekten geçtiğini muazzam diliyle anlatıyor. Sayfalar arasında gezinirken Lóri’nin kendini arayış süreci doğrudan insanın içine işliyor. Lispector, insanın ruhunu adeta röntgenleyen diliyle öyle bir atmosfer kurmuş ki her cümlede durup soluklanma ihtiyacı doğuyor gerçekten. Kelimelerin ve içsel tiradların dürüstlüğü tarif edilemez bir hayranlık uyandırıyor. İnsanın kendi kabuğunu kırmasının, o güvenli alanından çıkmasının ne kadar acı verici ama bir o kadar da özgürleştirici bir süreç olduğunu bu satırlarda görmek çok sarsıcı. 5/5.
NE İZLEDİM? KÖŞESİ

ROSEBLOOD- SHARON COUZIN
İzlerken içimde çok eski, rüyalardan kalma bir yer sızladı sanki. Film, bir kadının kendi bedeniyle, doğayla ve bilinçaltının o karanlık, doğurgan labirentleriyle yaptığı çok kişisel, avangart dansı anlatıyor. Birbirinin üzerine binen 16mm film katmanları, doğanın döngüsü ve imgeler bize doğrusal bir hikaye sunmuyor. Sharon, aslında kadının iç dünyasındaki vahşi, saklı ve her şeye rağmen filizlenen o ilkel gücü, görsel bir şiir gibi önümüze seriyor. Renklerin çiğliği ve rüya estetiği içimde tarif edemediğim bir melankoli ve aynı zamanda garip bir özgürlük hissi uyandırdı. Sanki bir başkasının en gizli rüyasını, onunla birlikte uykudaymışım gibi canlı ve derinden deneyimledim. 4/5.

SONGS OVERHEARD IN THE SHADOWS – JAMES EDMONDS
Sinemanın bir hikaye anlatma aracından ziyade zamanı ve mekanı bükme gücü olduğunu yeniden hatırladım. Film, analog sinemanın yaşayan, nefes alan dokusuyla bizi kentsel mekanların, gölgelerin ve gün ışığının o anlık değişimlerinin arasına bırakıyor. Edmonds, çift pozlama teknikleriyle ve pelikülün üzerindeki oynamalarla, geçmişin ve şimdiki zamanın aynı sokakta, aynı odada nasıl üst üste bindiğini anlatıyor. Aslında bize gösterdiği şey net bir olay örgüsü değil de şehrin hafızasında, kuytu köşelerde asılı kalan seslerin ve görüntülerin görsel bir senfonisi sanki. 4/5.

POLLY ONE – KEVIN JEROME EVERSON
Jeremy, 2017 yılındaki meşhur güneş tutulmasını bambaşka bir boyuta taşıyor. Kamera tamamen gökyüzüne, o kozmik kavuşmaya sabitlenmiş durumda. Sabit açılardan, 16mm filmin grenli dokusuyla güneşin ay tarafından yavaşça örtülmesini izliyoruz. Bulutlar hızla yön değiştiriyor, ışık anlık patlamalarla kızıl ve turuncu tonlara bürünüyor. Bu film, aslında yönetmenin tutulmadan sadece bir gün önce kaybettiği anneannesinin anısına çekilmiş bir yapım. Karşımızda, gökyüzünün karanlığa gömülürken o ışığın asla tamamen sönmediğini gösteren, saf bir yas ve vedalaşma hikayesi var. 3/5.

NO. 11 MIRROR ANIMATIONS – HARRY SMITH
Kesilmiş kağıt figürlerin, mistik sembollerin ve aynaların bir araya gelmesiyle oluşan, sürekli dönüşen bir kolaj evreninden ibaret film. Smith, caz müziğinin serbest ritmini filme kazıyarak, biçimlerin ve renklerin birbiri içinde eridiği gizemli bir bilinçaltı yolculuğu anlatıyor. Aslında izlediğimiz şey düz bir animasyondan ziyade evrenin o gizli geometrisini, kabala sembollerini ve insanın varoluşsal arayışını görselleştiren avangart bir rüya. 3/5.

HOKUM – DEMIAN MCCARTHY
Hokum, kibirli yazar karakterimizin, ölen anne ve babasının yıllar önce balayı yaptığı tekinsiz İrlanda oteline gitmesiyle başlıyor. Amacı aslında çok insani, onların küllerini anıları olan otele dökmek. Fakat otele adım attığı an, balayı lakaplı süit odanın kilitli olduğunu ve içeride bir cadı efsanesinin döndüğünü öğreniyor. Adam bir yandan o oteldeki tuhaf çalışanlarla ve kaybolma vakalarıyla uğraşırken, bir yandan da o kilitli odaya girip kendi geçmişindeki karanlık, travmatik çocukluk anılarıyla ve ölümle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yani aslında anne babasının aşkının başladığı yer, onun için tam bir kabusa dönüşüyor. Yönetmenimiz McCarthy’nin elinde bir adamın anne ve babasının küllerini taşıyarak onların tanıştığı otele gitmesi gibi acayip hüzünlü bir fikir var. İnsan ister istemez o yas duygusunu ve geçmişin ağırlığını içinde hissetmek istiyor. Ama McCarthy bunu öyle ruhsuz ve mekanik işlemiş ki ekrana bakarken içim buz kesti. Otelin kasveti ve Cadılar Bayramı atmosferi göz boyamaktan başka hiçbir işe yaramıyor. İzlerken sadece içimi bıkkınlık kapladı, bittiğinde de “Böyle güzel bir malzeme nasıl bu kadar harcanır?” diye söylenirken buldum kendimi. Benim için tam anlamıyla bomboş ve vakit kaybıydı. 2.5/5.

PSYCHO THERAPY: THE SHALLOW TALE OF A WRITER WHO DECIDED TO WRITE ABOUT A SERIAL KILLER – TOLGA KARAÇELİK
Film, yazmayı unutmuş bir yazarın yeniden ilham arayışına odaklanıyor. Bu arayış sırasında yolu bir seri katille kesişiyor. İlk bakışta absürt bir kara komedi gibi ilerleyen hikaye, yazma eylemiyle şiddet arasındaki tuhaf ilişkiyi kurmaya çalışıyor. Yazılanla yaşananın birbirine karıştığı anlar çoğaldıkça film de kendi gerçekliğini sorgulayan bir yapıya dönüşüyor. Kimin hikayeyi kurduğu, kimin o hikayenin içinde sıkışıp kaldığı giderek belirsizleşiyor. Benim filmle kurduğum ilişkiyse tam bu noktada koptu. Bazen bir filmin fikrine hayran kalırsınız. O fikrin peşinden gitme cesaretini seversiniz. Sonra o fikir bir türlü ete kemiğe bürünmez. Ben bu filmi biraz öyle izledim. Karaçelik’in sinemasında sevdiğim oyunbazlık burada da var. Diyalogların gidişatı zaman zaman keyif veriyor. Absürt mizah yerini bulduğu anlarda yüzümde küçük bir gülümseme oluştu. Ama sadece bu kadar. Bir tane daha histerik kadın figürü görmeye takatimiz kalmamıştır diyerek yazıyı noktalıyorum. 1.5/5.

SCARY MOVIE 6 – MICHAEL TIDDIES
Scary Movie 6, serinin yıllardır yaptığı şeyi yeniden deniyor. Her zaman olduğu gibi bu sefer de son dönemin popüler korku filmlerini aynı hikayenin içine sıkıştırıyor. Cindy ve ekibi kendilerini yine birbirinden saçma olayların ortasında buluyor. Bu sefer başrolde karakterlerimizin çocukları da yer alıyor. İlk başta bunun sadece seriyi gençleştirmek için yapıldığını düşündüm. Sonra filmin araya sıkıştırdığı bazı göndermeler, bunun biraz da bugünün düzenine ve sisteme laf söyleme çabası olduğunu hissettirdi. Bir parodi filmini elbette ciddi bir anlatıyla değerlendirmek istemiyorum, zaten Scary Movie serisinin olayı hiçbir zaman bu değildi. Mesele korku filmlerini alıp onların ciddiyetini yerle bir etmekti. İlk filmlerin hala hatırlanmasının nedeni de buydu. Referansları yalnızca göstermiyor, onları gerçekten komik bir şeye dönüştürüyordu. Bu sefer bu konuda benim için gerçekten sınıfta kaldı. Bir sahneyi tanıyorsunuz. Hangi filme gönderme yaptığını anlıyorsunuz. Sonra o sahne bitiyor. Gülme hissi yerleşmeden yenisi geliyor. Film sürekli tanıdıklık duygusuna güveniyor. Ben ise tanıdık olmasının tek başına artık yeterli olmadığını düşünüyorum. 1.5/5.

