Widow’s Bay, bizi New England açıklarında, zamanın ve modern dünyanın teğet geçtiği hayali bir ada kasabasına götürüyor. Adanın ekonomisi batmak üzere, genç nüfus kaçıyor ve Wi-Fi bile sadece rüzgar doğru yönden estiğinde çekiyor. İşte bu umutsuz tabloyu tersine çevirmek, adayı bir turizm cenneti yapmak isteyen hırslı ama bir o kadar da çaresiz bir belediye başkanımız var: Tom Loftis. Matthew Rhys’in harika bir esneklikle hayat verdiği Tom’un önündeki tek engel bütçe yetersizliği değil. Kasaba halkının yüzyıllardır inandığı, adanın üzerine çökmüş o devasa lanet de bunu tamamlayan bir unsur.
Dizi, en kaba tarifiyle “Korku temalı bir The Office olsaydı nasıl olurdu?” sorusunun peşinden gidiyor. Tabii ki de yüzde yüz The Office’e benzemiyor ama Tom, adadaki doğaüstü olayları, deniz cadılarını ve maskeli figürleri turist kaçırmasın diye rasyonel bahanelerle örtbas etmeye çalıştıkça, kasabanın o klostrofobik bürokrasisi ile adanın kadim hayaletleri birbirine giriyor. Bu da bana Michael’ı hatırlatmadı da diyemem açıkçası. Dizinin arkasındaki mutfakta Parks and Recreation’ın yazar ekibinden Katie Dippold ile Mr. & Mrs. Smith gibi görsel şovların atmosfer ustası Hiro Murai’nin olması, dizinin genetiğindeki bu benzersiz tonu çok iyi açıklıyor aslında.

Bu diziyi benim gözümde bu yılın en iyi işlerinden biri yapan şey, ip üstünde yürürken sergilediği o muazzam denge. Horror-comedy türü, sinema ve televizyonda en kolay çuvallayan, mayası en zor tutan genredır. Genelde komedi unsurları işin içine girince o tekinsiz atmosfer anında dağılır, ciddiyet kaybolur ya da korku o kadar baskın gelir ki araya sıkıştırılan espriler kötü durur. Widow’s Bay ise bu tuzağa asla düşmüyor. Bölümleri yöneten Ti West gibi genre sinemacılarının da etkisiyle, korku sahnelerinde gerçekten o klostrofobik tekinsizliği, göğse oturan o çiğ dread hissini sonuna kadar yaşıyorsunuz. Fakat hemen ardından, belediye binasındaki o vizyonsuz kurumsal çekişmeler, Kate O’Flynn’in hayat verdiği Patricia’nın tuhaf teslimiyeti veya Barry dizisinden tanıdığımız Stephen Root’un muazzam oynadığı komplo teorisyeni Wyck’in çıkışları geldiğinde, kendinizi kahkaha atarken buluyorsunuz. Şakalar arkadaki canavarları hafife almıyor, o canavarlar da komedinin absürt alanını gölgelemiyor. Aksine bu iki zıt kutup birbirini besleyen garip bir sinerji yaratıyor.
Üstelik dizi, sadece kasabayı hayaletler bastı yüzeyselliğinde de kalmıyor. Hikaye derinleştikçe, o şirin adanın geçmişindeki karanlık fedakarlık ayinleri ve üzeri örtülen sömürgecilik tarihiyle yüzleşiyoruz da yavaş yavaş. Karşımıza çıkan her doğaüstü bela, aslında kasaba halkının geçmişte bilerek kör noktada bıraktığı bir günahın yansıması olarak canlanıyor. Bu da diziyi eğlenceli bir seyirlik olmanın çok ötesine taşıyıp, kolektif hafıza ve geçmişin karanlığıyla hesaplaşması üzerine kurulan zeki, sivri dilli bir taşra eleştirisine dönüştürüyor.

Ve gelelim o malum sezon finaline… İlk sezon boyunca ilmek ilmek örülen o gizem dalgası, finalde sığınak kapılarının açılması ve bodrum katındaki o ucu bucağı görünmeyen tünellerle zirveye ulaştı. Tom’un rasyonel dünyasının tamamen yıkıldığı, adanın altındaki o devasa tekinsiz ağla baş başa kaldığımız anlarda, ekran karşısında tırnaklarımı kemirdiğimi itiraf etmeliyim. Cevaplanan her sorunun arkasından beş yeni sorunun çıkması, sonraki sezonu sabırsızlıkla bekleten bir merak unsuruyla noktalamamızı sağladı.
Neyse ki Apple TV+ bizi çok bekletmedi ve haziran ayı bitmeden ikinci sezon onayını verdi. Widow’s Bay, türün kalıplarıyla oynayan, seyirciye aptal muamelesi yapmayan ve en önemlisi, anlatacak orijinal bir hikayesi olan çok özel bir yapım.

