Selam herkese. Yazın gelişiyle birlikte bende yine o “her şeyi başarabilirim” özgüveni tavan yaptı. İçim içime sığmıyor desem yeridir, öyle bir enerji. Son zamanlarda okuduğum ve izlediğim ne varsa, işte tam bu ruh haliyle ve bütün heyecanımla aktarmaya çalıştım size. Umarım bu güzel enerji size de geçer ve okurken keyif alırsınız. Şimdiden iyi okumalar!
NE OKUDUM? KÖŞESİ

SYLVIA PLATH – ARIEL
Öncelikle restore edilmiş versiyonuyla eşzamanlı okumaya çalıştım bu şiirlerini. Daha detaylı yorumumu restore edilmiş versiyonuna yapacağım.
Plath’in intiharından hemen sonra kocası Ted Hughes tarafından yayınlanıyor Ariel. Kitap genel hatlarıyla kadının toplumdaki o biçilmiş rollerine, evliliğe, anneliğe ve en çok da ölümün o tekinsiz cazibesine odaklanıyor. Onun o saf, katıksız öfkesine hayran kalmamak imkansız ama bir yandan da o dehanın böylesine bir karanlıkla beslenmiş olması içinizi acıtıyor. 5/5.

SYLVIA PLATH – ARIEL (RESTORED EDITION)
Şimdi gelelim restore edilmiş versiyonuna… Bir üstteki şiir kitabı ne kadar etkileyici olsa da o lanet kocası Ted Hughes’un kendi kafasına göre kırpıp, bazı şiirleri çıkarıp, sırasını değiştirerek önümüze koyduğu versiyon aslında. Hughes’un hazırladığı o ilk baskı, Plath’i daha çok o trajik sona doğru sürüklenen, çaresiz ve karanlık bir kurban gibi resmeden bir şiir sıralamasına sahip. Bu yeni baskıda ise Plath’in kendi eliyle dizdiği, o meşhur el yazısı notlarının ve karalamalarının da korunduğu ham metni okuyoruz. Şiirlerin yerleri değişince kitabın o genel ruhu ve ritmi de tamamen başkalaşmış aslında. Sayfaları çevirirken, kendisinin o sansürsüz, manipüle edilmemiş gerçek sesini nihayet duyabiliyormuşum gibi hissettim. El yazısı taslaklarını görmek, kelimeleri seçerken verdiği mücadeleye ve yaratım sürecine bizzat şahit olmak insanı acayip büyülüyor. 5/5.

ANNIE ERNAUX – IŞIKLARA BAK CANIM
Kitap Ernaux’nun bir yıl boyunca düzenli olarak gittiği dev bir hipermarket zincirinde tuttuğu günlüklerden oluşuyor. Ernaux, alışveriş arabalarının gıcırtısı, reyonların arasındaki o bitmek bilmeyen uğultu ve göz alıcı ışıkların altında aslında modern toplumun bir haritasını çıkarıyor. Kim neyi alıyor, kasadaki o kısa etkileşimler neler, insanlar reyonlar arasında nasıl birer hayalet gibi dolaşıyor; işte tüm bu sıradan detayları sosyolojik ve insani bir gözle masaya yatırıyor.
Ernaux’nun o abartısız, süssüz ama her kelimesiyle hedefi tam on ikiden vuran diline bir kez daha hayran kaldım. Süpermarket dediğimiz o mekanların aslında sadece alışveriş yapılan yerlerden çok sınıf farklılıklarının, modern yalnızlığın ve insan ilişkilerinin en net izlenebildiği toplu yaşam alanları olduğunu fark ediyorsunuz. Reyon aralarında yürürken aslında nasıl bir manipülasyonun parçası olduğumuzu o kadar samimi ve tanıdık bir tonda anlatıyor ki, kitabı kapatıp mutfağa gittiğinizde elinizdeki paketlere bile başka bir gözle bakmaya başlıyor ve siz de bir market güncesi tutmak istiyorsunuz. Büyük, şaşaalı iddiaları olan bir kitap değil bu ama o sıradan olanın içindeki derinliği yakalama becerisi takdiri hak ediyor. 3/5.

EDOUARD LOUIS – MONIQUE KAÇIYOR
Edouard Louis külliyatına az çok aşina olanlar yazarın kendi hayatını, ailesini ve o içinden çıktığı işçi sınıfını adeta bir cerrah gibi ne kadar keskin bir şekilde masaya yatırdığını iyi bilir. Monique Kaçıyor kitabı da bu otobiyografik zincirin en taze, en vurucu halkalarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Louis bu kez odağını tamamen annesine, yani Monique’in o geç kalmış ama hayati önem taşıyan özgürlük mücadelesine çevirmiş.
Her şey yazarın bir gece yarısı annesinden aldığı o çaresiz, gözü yaşlı telefon aramasıyla başlıyor. Monique, yıllar önce ilk eşinin şiddetinden kaçıp sığındığı yeni hayatında da benzer bir erkek şiddetine, alkolik bir partnerin zorbalığına maruz kaldığını itiraf ediyor. Louis’nin ısrarıyla o evden sadece bir sırt çantası ve köpeğiyle çıkan bir kadının, kelimenin tam anlamıyla bir firar hikayesini okuyoruz. Fakat bu firar sadece fiziki bir kaçıştan ibaret kalmıyor; diplomasız, ehliyetsiz ve parasız bir kadının, erkek egemen sistemin ve yoksulluğun görünmez kıldığı o dünyadan sıyrılıp var olma savaşına dönüşüyor. 4/5.
NE İZLEDİM? KÖŞESİ

LOS DÍAS PERDIDOS – VICTOR ERICE
Victor Erice gibi sinemanın o şiirsel, o büyüleyici dilini en iyi kullanan yönetmenlerden birinin henüz yolun başındayken, 1963 yılında çektiği kısa filmini izlemek gerçekten çok özel bir deneyimdi.
Film, yönetmenin o bildiğimiz melankolik ve minimalist dünyasının ilk ayak seslerini barındırıyor. Erice bu erken dönem işinde, taşranın o durağan, zamanın adeta donup kaldığı atmosferinde geçmişin gölgeleriyle ve kayıplarla yüzleşmeye çalışan karakterlerin iç dünyasını odağına alıyor. Klasik anlamda başı sonu belli, entrikalarla dolu bir olay örgüsü aramayın burada. Daha çok resimsel bir anlatım, sessizliğin gücü ve zamanın akıp gidişi üzerine çekilmiş çok zarif bir sinematik deneme bu. Erice’nin ışığı ve gölgeyi kullanma biçimi, kamerayı karakterlerin yüzünde adeta bir ressamın fırçası gibi gezdirmesi beni benden aldı. Yönetmen daha o yıllarda bile sinemanın sadece diyaloglardan ibaret olmadığını, bazen bir odanın içindeki sessizliğin ya da pencereden süzülen bir ışık süzmesinin bin kelimeye bedel olduğunu kanıtlamış. 3/5.

FILM PORTRAIT – JEROME HILL
Jerome Hill ismini belki herkes bilmez ama avangart sinemanın, o bağımsız ve deneysel ruhun en nevi şahsına münhasır figürlerinden biridir. Ölümünden hemen önce tamamladığı 1972 yapımı Film Portrait ise onun sinemaya, sanata ve aslında kendi upuzun yaşamına bıraktığı en kişisel, en duygusal veda mektubu niteliğinde.
Film, adından da anlaşılacağı üzere yönetmenin kendi hayat hikayesini odağına alan bir otobiyografi. Ancak karşımızda kronolojik, sıkıcı bir belgesel yok. Hill; çocukluğundan kalan eski aile arşivlerini, çektiği ilk 16mm görüntüleri, el boyaması kareleri ve animasyon tekniklerini bir araya getirerek adeta görsel bir kolaj oluşturmuş. 20. yüzyılın başındaki o burjuva çocukluğundan Paris’teki sanatçılık yıllarına, sinemayla ilk tanışma anından o tutkunun nasıl bir hayata yayıldığına dair çok katmanlı bir hafıza yolculuğu izliyoruz. 4/5.

ARCO – UGO BIENVENU
Hikaye, geleceğin o fazlasıyla steril, teknolojik olarak kusursuz ama bir o kadar da mekanik dünyasında geçiyor. İnsanların geçmişe seyahat edebildiği bu düzende, on iki yaşındaki Arco adındaki bir çocuk, ilk zaman yolculuğu denemesinde işleri eline yüzüne bulaştırıyor. Kendisini bir anda bin yıl öncesinin kaos dolu geçmişinin tam ortasında buluyor. Üstelik orada kendi zamanından tamamen farklı, hayatta kalmaya çalışan bir kızla yolları kesişiyor. Film özünde, iki farklı çağın, iki tamamen zıt insan deneyiminin o büyüleyici karşılaşmasını ve Arco’nun eve dönüş mücadelesini anlatıyor.
Geleceğin o donuk, kurallarla bezeli yapısıyla geçmişin o capcanlı, tehlikeli ama bir o kadar da gerçek hissettiren doğası arasındaki farkı izlemek acayip bir keyifti. Animasyon tarzı zaten adeta yaşayan bir grafik roman gibi, her bir çizgi, kullanılan o retro fütüristik renk paleti gözlerimi ekrana çiviledi. İzlerken içimde hem çocuksu bir macera heyecanı uyandı hem de insanın teknolojiyle birlikte neleri kaybetmiş olabileceğine dair derin bir hüzün belirdi. Günümüzün o birbirinin kopyası dijital animasyonlarından sıkılan bünyeme o kadar iyi geldi ki anlatamam. Süresi de tadında bırakılmış, seyirciyi hiç yormadan, o saf hayal gücünün pırıltısıyla doldurup uğurluyor sizi. 3.5/5.

THE RIGHT SIDE OF MY BRAIN – RICHARD KERN
Richard Kern zaten yeraltı sinemasına, o 80’lerin New York “No Wave” ve “Cinema of Transgression” dönemine aşina olanlar için çok net bir vizyonu çağrıştırır. The Right Side of My Brain kısa filmi de tam olarak o dönemin, o çiğ ve kuralsız dehlizlerin içinden fırlamış bir iş. Yanına ikonik Lydia Lunch’ı da alan Kern, bizi insan zihninin en karanlık, en bastırılmış köşelerine doğru tekinsiz bir yolculuğa çıkarıyor. Tamamen Lydia Lunch’ın fantezileri, kabusları ve mazoşist arzuları üzerine kurulu bir kolaj izliyoruz. Şiddet, cinsellik, boyun eğme ve tahakküm gibi kavramlar, o dönemin sokaklarının tekinsiz atmosferiyle birleşiyor. 2/5.

DIDI – SEAN WANG
Didi, her saniyesi ayrı bir cringe bombası olan ergenlik yıllarına, üstelik sosyal medyanın yeni yeni filizlendiği 2008 yılına doğru muazzam bir zaman yolculuğu yaptırıyor. Facebook dürtmelerinin ve MSN’in hayatımızın merkezinde olduğu, büyümenin en sancılı, en sakar dönemi vardır ya, işte film tam olarak o hisse selam veriyor.
Hikayemiz, lisenin o ürkütücü eşiğinde duran on üç yaşındaki Tayvan kökenli Amerikalı Chris’in, namıdiğer Didi’nin etrafında dönüyor. Yaz tatilinin o son bir ayında Didi, bir yandan kaykaycı havalı çocukların arasına sızmaya çalışıyor, bir yandan ilk aşkın o eli ayağına dolaştıran heyecanını çözmek için internette turlar atıyor, bir yandan da evdeki o hiç bitmeyen abla kavgaları ve anne baskısıyla boğuşuyor. Aslında aile bağlarının, göçmen olmanın ve arkadaş grupları arasında kimlik arayışının o çok tanıdık ama bir o kadar da karmaşık hikayesini izliyoruz. Sean Wang, o dönemin internet estetiğini, odadaki bilgisayar ekranının ışığında sabahlama hissini o kadar doğal ve o kadar abartısız aktarmış ki nostalji tüneline girmemek imkansız. Hayatın kendisi gibi dağınık, bolca hata içeren ve o yüzden de insanı derinden yakalayan, bittiğinde gidip annenize sarılma isteği uyandıran şahane bir iş olmuş. 3.5/5.

THE DRAMA – KRISTOFFER BORGLI
Kristoffer Borgli yine bildiğimiz gibi. Sick of Myself ve Dream Scenario filmlerinde modern insanın o hastalıklı onaylanma ihtiyacını, sosyal histerilerini nasıl yüzümüze vurduysa The Drama ile de benzer sularda yüzüyor ama bu kez odağını doğrudan ilişkilerin o kırılgan zeminine, evlilik arifesindeki o tuhaf psikolojiye çevirmiş.
Hikaye en basit haliyle, büyük gün gelip çatmadan hemen önce geçmişten gelen beklenmedik bir esintiyle sarsılan bir çifti odağına alıyor. Ortada bir düğün hazırlığı var ama asıl mesele o planların ardındaki maskeler. Borgli, karakterlerin o güne kadar birbirlerine söyledikleri, hatta daha da önemlisi kendilerine bile itiraf edemedikleri yalanları katman katman soyuyor. Klasik bir romantik dram izleyeceğinizi düşünüyorsanız yanılırsınız. Açıkçası filmi izlerken içimde bir yerlerde sürekli bir huzursuzluk hissi dolandı durdu. Karakterlerin o bencilce çırpınışlarını izlerken hem onlara kızdım hem de içten içe hak verdim. Bu durum insanı kendi ilişkilerini sorgulamaya kadar götürüyor. Borgli’nin bu manipülatif dilini seviyorum ama bu filmde sanki biraz frene basmış. Tempoda bazı kopukluklar hissettim, sanki bir şeyler eksik kalmış gibiydi. 3/5.

HAYALLER, UMUTLAR VE DÖNEN YUNUSLAR – ADİL BURAK AYDIN
Herkesin eski hayatında kim olduğunu bir cihazla şak diye öğrenebildiği o dünya, bir yandan kulağa çok eğlenceli gelirken bir yandan da insanın kimlik arayışının nasıl bir sosyal cinnete dönüşebileceğini çok güzel gösteriyor. Adil Burak Aydın bu durumu karanlık bir bilimkurgudan ziyade, durumun getirdiği absürtlüğü ve komediyi ön plana çıkararak anlatmayı seçmiş. Keşke daha uzun olsaydı dedirtti. 3/5.

THE DEVIL WEARS PRADA – DAVID FRANKEL
Moda dünyasının o kutsal tapınağına nihayet ben de adım attım, evet, lütfen elinizdeki o taşları yavaşça yere bırakın. Filmi ilk defa bu sene, yani vizyona girmesinden tam yirmi yıl sonra izledim. Her kahve sohbetinde dönen Miranda Priestly övgülerine nasıl sağır kalabildim ben de bilmiyorum ama her şeye rağmen gecikmeli de olsa bu treni yakalamış olmak güzel.
Hikayeyi zaten ezbere biliyorsunuzdur ama yine de adet yerini bulsun. Gazetecilik mezunu, modayla uzaktan yakından alakası olmayan Andy, bir şekilde kendisini moda dünyasının en güçlü ve en korkunç kadını Miranda Priestly’nin asistanı olarak buluyor. Milyonlarca kızın uğruna canını vereceği o iş, Andy için tam bir cehennem azabına dönüşüyor. Tabii o dünyada ayakta kalmaya çalışırken kendi benliğini, dostlarını ve o çok sevdiği salaş tarzını yavaş yavaş kaybetmesi de işin tuzu biberi oluyor.
Bunca yıllık tantananın ardından filmin karşısına geçince bende bıraktığı his tam olarak tatlı bir hafta sonu sineması nostaljisi oldu. Meryl Streep gerçekten o buz gibi, tek bir bakışıyla insanı yerin dibine sokan Miranda karakterinde devleşmiş, kadının ekrandaki o aurası inanılmaz. Anne Hathaway’in o rüküşlükten stil ikonluğuna evrilme sürecini izlemek de acayip keyifliydi. Ama işte, filmin o dönemin tüketim çılgınlığını ve toksik iş kültürünü bu kadar normalleştirmesi, hatta sevimli göstermesi beni biraz durdurdu. Andy’nin o entelektüel olma çabası ile moda dünyasının yüzeyselliği arasındaki çatışma çok daha derin işlenebilirdi. Son düzlükte hikaye biraz fazla Hollywood formüllerine teslim olmuş gibi hissettim. Yine de kostümlerin ihtişamı ve o dönemin New York atmosferi sayesinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. 3/5.

HIS & HERS – WILLIAM OLDROYD & ANJA MARQUARDT (MİNİ DİZİ)
William Oldroyd deyince benim aklıma Lady Macbeth gibi o gerim gerim geren, karakterin içindeki o karanlığı iliklerimize kadar hissettiren o muazzam atmosfer geliyor. Haliyle His & Hers mini dizisinin başına oturduğumda da beklentiyi biraz o seviyede tutmuştum. Üstelik elimizde Tessa Thompson ve Jon Bernthal gibi iki şahane oyuncu var. Ama altı bölümün sonunda bende bıraktığı his maalesef koskoca bir hayal kırıklığı oldu.
Dizi temelde, Atlanta’da inzivaya çekilmiş eski bir haber spikeri olan Anna’nın, büyüdüğü kasabadaki bir cinayet haberiyle yeniden sahneye çıkmasını anlatıyor. Oraya gittiğinde ise davanın başında, uzun süredir ayrı olduğu dedektif kocası Jack’i buluyor. İşin asıl numarası, bu ikilinin cinayet masasında karşı karşıya gelmesi ve birbirlerini baş şüpheli olarak görmeye başlaması. Yani herkesin kendince sakladığı sırlar var ve olay tamamen “onun hikayesi ve bunun hikayesi” ikilemi üzerine kurulmuş.
Gelelim beni neden bu kadar soğuttuğuna. Hikayeyi izlerken o kadar çok ters köşe, o kadar çok yapay yönlendirme önümüze atılıyor ki bir süre sonra olay gizemden çıkıp yorucu bir bulmacaya dönüşüyor. Oldroyd o bildiğimiz psikolojik derinliğini bu sefer Netflix’in o formülsel gerilim dünyasına kurban etmiş gibi. Sürekli bakın şimdi ne olacak havası var ama o havayı besleyecek bir ruh yok ortada. Karakterlerle bağ kurmakta çok zorlandım çünkü hepsi sırf olay örgüsü ilerlesin diye sürekli mantıksız kararlar veren birer piyon gibi duruyor. Bir de üzerine o ağır ve hassas travmaların hikayede sadece ucuz birer şok unsuru olarak kullanılması içimi iyice sıktı. O kasabanın sıcak, boğucu atmosferini iyi yansıtmışlar, oyunculuklar da fena değil ama bu kadar çok dağınıklık ve zorlama numara arasında o artılar da eriyip gidiyor. Benim için vakit kaybına yakın, bitse de gitsek dedirten bir deneyim oldu. 2/5.

